Akılları alan darbuka ve milli hafızamız…
Orijinleri bu topraklarda olmasa da bizim toplumsal belleğimize öylesine yerleşik enstrümanlar vardır ki bize ait sanarız. Darbuka bu sanrının tipik bir örneğidir. Kökleri Mısır’a uzanan bu ritim canavarını iyi dinlersek kökü dışarıda olsa da bize kolektif hafızamızdan çok hatırnaz nüanslar çıkarı çıkarıverir. Çünkü darbuka sadece ritim üretmez, iyice kulak kesilinirse bir toplumun kalp atışı duyulur. Sokak protestolarından düğünlere, dost meşklerinden senfonik konserlere dek her meclise sızar, küçük gövdesine her ortamda itinayla yer bulur. Aramıza karışır.
Darbukayı şarkı icralarında iki şekilde duyarız; biri şarkıların içine usulca sızmış gibi sessiz sessiz tıngırdadığı eserler, ikincisi ise tüm haşmetiyle gümbürdediği, başrolde olduğu şarkılar. Ufaktan sızdığı o şarkılara bir örnek Sezen Aksu’nun “Her Şeyi Yak”ı olabilir mesela. Kendisi orada çok arka sıralarda oturur, eserin başından sonuna dek neredeyse hiç istifini bozmaz, alçak sesle, bir edep içerisinde aynı rezonansı tekrarlayarak şarkıyı bütünler. Varlığı belli belirsizdir ama “Her Şeyi Yak”tan darbukayı çıkarırsak bir anda neye uğradığımızı şaşırırız. Hani neler olduğunu ilk etapta anlayamadığınız anlık boşluklar vardır ya hayatta, işte öyle bir eksiklik oluşur. Küçük gövdesinin yüz misli kadar büyük bir boşluk açar. Varken kıymeti bilinmeyip değeri yokluğunda anlaşılan her ne varsa onlar gibidir.
Darbukanın bütün heybetiyle göründüğü eserlere örnek arayınca da “Gülüm Benim” ilk sıralarda olmalı. “Rakkas” da hemen ardından gelebilir. “Gülüm Benim”de darbuka, şaşaalı bir performans sunar, ben varım ve buradayım ey sazlar edasındadır. Birden bire yükselir, coşar, hızla durur sonra aynı hızla yeniden patlar patırdar, ortalığı inletir. Sazların arasında yaramaz bir çocuk gibi oraya buraya koşturur. Yalnızca bir vurmalı çalgı değildir orada, şarkıyı anlatan, onu elle tutulur gözle görülür kılan bir assolist gibidir.
Sokaklar hareketlendi, ritimler değişti
Türk müziğinin hikâyesi yazılsa ritmi, melodinin baş aktörlerinden biri olarak künyeye koymak, üst sıralara da darbukayı yazmak zorundayız. Zira darbukanın müziğimizdeki oynak yeri, toplumsal değişimin de bir yansıması olarak izlenebilecek partisyonlar açar. Geçen yüzyılın başlarından ortalarına dek Türk müziği icralarında daha usülcü ve kaideci duran, sazlar arasında efendi gibi oturan darbuka, 50’lerden sonra “dağıtmaya” başlar. Köyden kente göç ve siyasi-ekonomik darbelerle........
