Trump usulü rejim değişikliği
Diğer
06 Ocak 2026
Operasyonda yakalanan Maduro-Donald Trump
“Artık başka ülkelerde rejim değişikliği için savaşmak istemiyoruz.” Trump dış politika çizgisini bu cümleye yasladı. Irak ve Afganistan’ı, demokrasi ihracı iddiasıyla başlayan ama sonunda Amerikan toplumuna ağır insan kaybı, büyük maliyet ve itibar aşınması getiren savaşlar olarak anlattı. Mesaj netti: ABD, başka toplumların iç siyasetini yeniden kurmak için asker göndermeyecek.
Göreve başladıktan yaklaşık bir yıl sonra ise Venezuela’ya dönük müdahale bu vaadi tersyüz etti. Nicolás Maduro Caracas’ta bir ABD operasyonuyla yakalandı. Kelepçeli halde New York’a götürüldü ve ABD mahkemeleri önüne çıkarıldı.
Bu hamle “rejim değişikliği savaşlarına son” vaadini boşa düşüren tekil bir sapma değil. Vaadin yeni biçimi.
Bu dönüşümün ilk niteliksel farkı, savaş ile operasyon arasındaki ayrım. Irak tipi model geniş ölçekli kuvvet tahsisine, uzun süreli işgale, sahada idari kapasite kurmaya ve yeni bir siyasal düzen tasarlama iddiasına dayanıyordu. Bu da mali ve insani kaynakların uzun süreli seferber edilmesini gerektiriyordu.
Venezuela hattında ise “savaş” kelimesi geriye çekilirken “operasyon” kelimesi merkeze alındı. Bu tercih ABD açısından iki maliyeti aynı anda azalttı. Sahaya on binlerce asker göndermeyi gerektirmedi. Uzun süreli konuşlanma ve bunun kaçınılmaz finansal faturasını üretmedi. Böylece Amerikan toplumu açısından “kabul edilebilir” bir çerçeve sundu.
Ayrıca “savaş” demeden güç kullanmak, yürütmenin Kongre onayı baskısını gevşetmesine ve kararın daha dar bir icra alanında alınmasına imkan verdi.
İkinci niteliksel fark, meşruiyet çerçevesinin değişmesi. Venezuela, Biden ve Obama döneminde demokrasi, seçim meşruiyeti ve hak ihlalleri üzerinden tanımlanan bir dış politika başlığıydı. Trump çizgisinde ise mesele demokrasi paketinden çıkarılıp iç güvenlik paketine yerleştirildi ve tehdit dili “küresel güvenlik”ten “doğrudan ABD’ye yönelik tehdit”e kaydırıldı.
Bu kayma, suç, uyuşturucu ağları, insan kaçakçılığı ve sınır güvenliğini merkeze alırken, aynı anda siyasal yetkilendirme mantığını da dönüştürdü. Artık söz konusu olan, Amerikan iç güvenlik gündemiyle doğrudan ilişkilendirilmiş bir tehditti. Böylece ABD, müdahaleyi “küresel düzenin polisi” olma iddiasıyla değil, kendi ulusal güvenliği üzerinden meşrulaştırdı. Maduro’yu otoriter bir lider değil, bir suçlu olarak resmetti.
Buna paralel olarak operasyonu muhalefeti iktidara taşıyan bir “devir” olarak değil, tepedeki liderliğin “suç faili” olarak kodlandığı ve devre dışı bırakıldığı bir “liderlik değişikliği” olarak kurguladı.
ABD, Maduro’nun yakalanmasının ardından devlet aygıtının, güvenlik kurumlarının ve ordunun kontrolünün sürmesinden yana tavır aldı. Trump’ın Machado’nun ülke içinde liderlik için gerekli desteğe ve saygıya sahip olmadığını söylemesi, Rubio’nun Maduro kabinesinin şahin kanadından Rodríguez’le temas halinde olduğunun aktarılması ve Washington’un Venezuela’da Rodríguez üzerinden ybir süreklilik araması, rejim değişikliğinin “muhalefeti taçlandırma” değil “rejim içi halefle pazarlık” mantığına oturduğunu gösteriyor. Zira Trump açısından belirleyici olan rejim(ler)in niteliği değil, ABD taleplerine uyum göstermeye açık olması.
ABD’nin talebi sadece Maduro’yu sahneden indirmek değil. Washington bu hamleyi, Batı yarımkürede yeniden hakimiyet ilanı olarak görüyor. “Donroe Doktrini” söylemiyle Monroe Doktrini’ne açık gönderme yapıyor ve “Batı yarımkürede Amerikan hakimiyetinin” sorgulanamayacağı bir düzen tesis etmek istiyor.
Bu çerçevede Venezuela, daha geniş bir jeopolitik planın merkezi. Amaç, Karayipler’deki petrol zengini sol rejimi düşürerek Nikaragua ve Küba gibi aktörleri zayıflatmak, ucuz Venezuela petrolü üzerinden kurulan dayanışma hatlarını kesmek ve Çin ile Rusya’yı bölgeden........
