“Yıkılmakta olan devlet düzeni”
Diğer
28 Ağustos 2025
ABD Başkanı Donald Trump
2025 yılı başında Davos Zirvesi’nin bir katılımcısı, insanlığın ulaştığı noktanın konuşulduğu zirvenin iki gündeminin ‘yapay zekâ (AI) teknolojisi’ ve ‘Trump’ olmasının ironisine dikkat çekmişti. Türümüzün ateşi evcilleştirmesinden beri gezegende sahip olduğu zekâ tekelini gönüllü olarak paylaşacak düzeyde ilerlemenin ve özgüvene erişmenin somut göstergesi ile, türümüzün toplu yaşamayı öğrenmesinden beri dönem dönem hep aynı uçuruma yuvarlanmasına yol açmış evrimsel paranoyanın, iptidai korkuların, asabiyetin vücut bulmuş hali iki gündem.
Bu baş döndürücü ilerlemenin ve bu baş döndürücü irticanın yollarının kesişmesi, ironisine yakışır bir hamakat üretmekte gecikmedi. ABD Başkanı, yapay zekâ marifetiyle üretilmiş ve kendisini “Kral”, “Papa” veya “Süpermen” gibi gösteren fotoğraf ve videoları hem de Beyaz Saray resmî hesaplarından paylaşmaya başladı.
Trump’ın yeniden Beyaz Ev’e yerleşmesiyle Amerikan başkanlığında tuhaflıklarla karşılaşacağımızı herkes bekliyordu. Buna rağmen son sekiz ayda tanık olduklarımızın düzeyini çok az kişi tahmin edebilirdi.
ABD Başkanı, modern bir cumhuriyette olması gereken bir cumhurbaşkanı gibi değil. “Game of Thrones” dizisindeki Kral Joffrey gibi hareket ediyor. Canı ne isterse, şahsi çıkarına ne uygunsa onu çekinmeden yapıyor. Çocukça kaprisleri, anlık öfkesi, anlık neşesi, egosunu okşayacak bir fotoğraf karesi ülkenin en hayati kararlarına yön verebiliyor.
Ağzına geleni çekinmeden konuşabiliyor. Örneğin aralarında kadın ve çocukların da olduğu binlerce kişilik muhafazakâr dinleyici grubuna dakikalarca golf efsanesi Arnold Palmer’ın penisinin büyüklüğünü anlatabiliyor.
NY Times yorumcusu Ezra Klein’in tespitiyle, “ilk döneminde egosunu sergileyen” Trump, “ikinci döneminde artık tam bir pervasızlıkla bilinçaltını sergiliyor.”
İkinci Trump’ın zihin dünyası, “Unutma, ben istediğime istediğimi yapabilirim” diye konuşan Roma’nın gaddar imparatoru Caligula’nın zihin dünyasından da farklı işlemiyor. Onu bağlayabilecek hiçbir anayasa maddesi, yasa, ahlak ilkesi, mahkeme kararı, uluslararası hukuk veya diplomasi teamülü, protokol kuralı, centilmenlik gereği olamaz.
Trump’ın ağzından şu anda ağzından çıkan şey, dün söylediğinin tam tersi de olsa, herkesin kabul etmesi gereken yegâne gerçek. Fermanları (kararnameleri) yargı dahil herkesin uyması gereken ilahi kanun niteliğinde. Kabinesinde, önemli önemsiz herhangi bir sözüne, kararına, sosyal medya paylaşımına itiraz bir yana Kuzey Kore’yi anımsatacak bir coşkuyla alkışlamayanı bile tutmuyor.
Ona çelişkilerini hatırlatmak hadsizlik, politikalarını sorgulayacak soruları gündeme getirmek algı operasyonu, aldığı kararın veya politikalarının yanlış olduğu savunmak devlete, millete, ülkeye ve tabii ki Allah’a düşmanlık…
Bu ölçüde bir dizinhibisyona hiç tanık olmamış Amerikan Cumhuriyeti, tarihinin belki de en yaşamsal sınavı ile yüz yüze.
Dizinhibisyon, son yıllarda psikoloji sözlüğünden hızlıca Amerikan politik literatürüne transfer olmuş bir kavram.
Beynin düşünme, algılama, ortama uygun konuşma gibi fonksiyonların yönetildiği serebral korteksin icra ettiği kontrolün fark edilir düzeyde azalması veya tamamen yitirilmesi hastalığı. Hastalığın düzeyi oranında, sosyal, insani, kültürel, yasal normlar anlamını kaybeder. Hastanın utanma, ciddi görünme endişesi olmaz. Yaptığı şeyin, aldığı kararın, ettiği lafın doğurabileceği sonuçlarından kaygı duymaz.
Biyolojik dizinhibisyonun, ileri düzeyde yaşlanma, beyin travması, demans, tourette sendromu kaynaklı sebepleri olabilir. Alkollü içecekler de beyinsel fonksiyonda kısmi dizinhibisyona neden olarak kişiyi ayıkken yapamayacağı davranış ve konuşmaları yapabilir hale getirir. İnsanların fiziksel bir ortamda birisinin yüzüne asla söylemeyeceği şeyleri sosyal medyada rahatlıkla söyleyebilmesine “online dizinhibisyon” denmesi bu benzerlikten...
80 yaşına merdiven dayamış Trump aşırı ihtiyarlığın neden olduğu biyolojik bir ‘dizinhibisyon’ sorunu yaşıyor olabilir mi?
Neredeyse bütün önemli muhalif siyasi yorumcular ‘hayır’ diyor bu soruya.
Trump hep aynı Trump’tı. 2016’da başkan olduğunda da aynı karakterdi.
Asıl dizinhibisyonu Amerikan sistemi ve toplumu yaşıyor. Kürenin çoğu demokrasisini de boğmakta olan bir sosyo-politik dizinhibisyonu, kürenin hala yaşayan en eski demokrasisi de yaşıyor.
Sosyo-politik dizinhibisyonun en üst örnekleri ‘taht’ yani ‘mutlak iktidar’ ile vasatını bulur. Padişahlar, krallar, sultanlar, tekfurlar, çarlar tarih boyunca bunun sayısız trajik örneğini oluşturmuşlar. Çünkü onların keyfi, ‘mülk’ün tek kanunudur.
Başka bir yerden olmasa bile ‘adalet mülkün temelidir’ sözünden dolayı çoğumuzun malumu ki eski zamanlarda devlet yerine ‘mülk’ terimi de kullanılırdı. Türkçe’de şahsi mülke ise ‘emlak’ diyoruz. Günlük dilde yüklediğimiz anlamlarını bir yana bırakırsak aslında ikisi de aynı sözcük. Sadece biri diğerinin çoğulu. İngilizce başta olmak üzere önemli Batı dillerinde de benzeri bir durum var. Latince ‘status’ sözcüğünden gelen‘state(devlet)’ sözcüğü ile ‘estate (emlak)’ sözcükleri, modern zaman hariç çoğunlukla birbirlerinin yerine kullanıldılar.
Çünkü, son iki asra kadar “mülk”, üzerinde yaşayanlarla beraber her zaman bir adamın veya bir ailenin (hanedan) emlakıydı. ‘Statu’ sahibi olmak, mülk sahibi olmak demekti.
Tarihte iyi ‘melik’lerin olduğu anlar da oldu ama çoğunlukla bu güç bir dizinhibisyon kaynağı olageldi. İşte Aydınlanma Devrimi, milyonlarca yıllık evriminde edindiği iptidai savunma mekanizmalarını ketlemeyi öğrenmekle olgunlaşan ve uygarlaşan insanlığın, başka her şeyden çok bu kadim dizinhibisyona karşı haysiyet devrimiydi. İnsanlık on bin yıllık yerleşik yaşam uygarlığı macerasında nihayet meselenin ‘iyi melik – kötü melik’ meselesi olmadığını öğrenecek kemâlâta erişmişti.
Bir melikin, kralın, padişahın, sultanın, derebeyin, ağanın keyfinden, beyanından, düşüncesinden, inancından, din anlayışından, şahsi fermanından özgür olma hakkı arayışının başlattığı Aydınlanma düşüncesi, insanı ‘memluk’ olmaktan korumanın yolu olarak, modern devlet fikrinin doğmasına yol açtı.
Farklı kaygı ve çıkarlara sahip ABD Kurucu babalarının en ortak korkusu, tiranlık, yani böylesi bir dizinhibisyondu. İlk modern cumhuriyet olan ABD bu yüzden, ülkenin ikinci başkanı John Adams’ın ifadesi ile, “şahıs ve talimat (ferman) devleti değil, kanun ve hukuk devleti” olarak şekillendirildi. Bunu korumanın yolu da Aydınlanma düşünürü Montesquieu’nun ‘kuvvetler ayrılığı’ sisteminden geçiyordu.
Hepsi Aydınlanma Devriminin talebeleri olan kurucular, Aydınlanma Çağının en büyük politik belgesi olan Amerikan Anayasasını, yasayı yapanın, yasayı uygulayanın ve bu uygulamanın yasaya uygun olup olmadığını denetleyen üç gücün de aynı iradeye bağlı olmasını engelleyecek frenlerle donatmaya özen gösterecektiler.
ABD Anayasasının oluşumu ve şekillenmesindeki rolü nedeniyle “Anayasa’nın Babası” diye de anılan James Madison, Federalist Makaleler’in 47’ncisinde tiranlığı, “kuvvetler ayrılığının ortadan kalktığı düzen” şeklinde tanımlayacaktı.
“Tiran” sözcüğü antik Yunancadaki ‘tiranos’tan geliyor. Yunancaya ise Lidya dilinde ‘efendi’ anlamına gelen ‘tûran’dan geçtiği tahmin ediliyor. Antik Yunan şehir demokrasilerinde, cumhuriyetin ve demokrasinin ilkeleri yerine keyfine ve çıkarına göre hareket ederek diktatörleşen demagogları tanımlamak için olumsuz anlamda kullanılmaya başlanmıştı.
Çoğunluğun uzun süre açıktan dile getiremediği bastırılmış hınçlarını, nefretini, ırkçılığını veya aşağılamaları açıktan dillendirerek halk desteği kazanıp iktidara geldikten sonra düzeni yıkıp, şahısları etrafına örgülenmiş yolsuz ve zalim bir düzen kuruyorlardı.
Yani, ‘tiran’ sözcüğünün, Roma Cumhuriyetinin ve Atina Demokrasisinin, demagog tiranların elinden yaşadığı trajedisine oldukça vakıf Amerikan kurucu babalarının literatürünün her yerinde karşımıza çıkması boşuna değil.
Hepsi iyi birer demokrasi tarihi öğrencisiydi ve tarih boyunca bütün demokrasi denemelerinin yeniden öğrettiği şu önemli gerçeğin farkındaydılar: Demokrasiye en büyük tehdit yine demokrasinin kendisidir. İşte bu yüzden bir demokrasinin gerçek anlamıyla yaşaması, sadece kurum ve kurallarla dizginlenmesine bağlıdır.
Güvensizlikleri o kadar üst düzeydeydi ki, tek başlarına bırakıldıklarında da tiranlaşabileceği endişesiyle üç gücü, Montesquieu’nun öngördüğü gibi birbirinden ‘net’ şekilde ayırmak yerine, üç gücün birbirini denetleyebildiği, etkileyebildiği, franleyebildiği iç içe geçmiş bir devlet düzeni kurdular. Yani ‘denge-denetleme’ sistemi dediğimiz düzen.
19. yüzyıl Fransız hukukçusu Alexis Tocqueville, 1831’de ABD’yi ziyaret ettiğinde, Amerika'nın demokrasi ile yönetilmesinden daha fazla, Amerika'nın dizginlenmiş bir demokrasi yaratabilmesine hayran kalacaktı. Ona göre Amerika’nın temel başarısı, “devletgücünü parçalayıp birbirini dengeleyecek farklı odaklar arasına dağıtabilmesindeydi”.
Amerikan demokrasisi, böylece, Tocqueville’in deyimi ile “yetkisi büyük yetkili küçük bir düzen” kurmayı başarabildiği için, aynı anda hem asayişe hem de özgürlüğe güvence sağlayabiliyordu.
Tocqueville, demokrasinin, kurum ve kurallarla tedibi yerine, tamamen siyasi liderlerin veya toplum çoğunluğunun keyfine terk edilmesini, bir çocuğun, okul ve ebeveyn terbiyesi yerine sokağa terk edilip orada rastgele büyümesine benzetecekti:
“Demokrasi böylece en iptidai içgüdüleri ile baş başa bırakılmış olur. Sokağa terk edilmiş çocuk gibi, sadece toplumun en pespaye en sefil yönleri ile şekillenir”.
Tocqueville, seyahatinden 4 yıl sonra 1835’te ilk cildini yayınladığı ve günümüzde bir siyaset bilimi klasiğine dönüşmüş Amerika’da Demokrasi adlı kitabı ile, aslında, demokrasiden fazlasıyla ürken ülkesi Fransa’yı yeniden demokrasiye ikna etmeye amaçlıyordu. Çünkü, Krallığın despotluğuna karşı 1789’da başlayan Fransız Devriminin kurduğu ilk demokrasinin, krallık rejimini mumla aratacak bir despotluğa ve kanlı bir giyotin rejimine dönüşmesinden beri Fransız halkında demokrasiye karşı bir antipati gelişmişti.
Tocqueville halktaki bu demokrasi korkusunu ve antipatiyi hissetmeyecek durumda değildi. Kendi dedesi, nenesi, amcası ve halası da 1794 yılında Robespierre’in giyotininde kafalarını kaybedenler arasındaydı. Giyotin sırasını bekleyen anne ve babası ise, aynı yıl Robespierre’in bir iç darbeyle iktidardan düşüp kendi kurduğu giyotinde kafasını kaybetmesi ile hayatta kalabilmişti. 11 yıl sonra Tocqueville’in doğduğu ev hala giyotinin dehşet hikayelerinin canlı olduğu bir haneydi
Tocqueville’in 26 yaşında Amerika seyahatini çıkarken arkasında bıraktığı Fransa ise, bir yıl kadar önce gerçekleşen 1830 Temmuz Devrimi ile Bourbon Hanedanlığının bir kez daha tahtan indirilmesinden beri Orleans Dükü Louis-Philippe’in başında olduğu yeni bir meşruti monarşinin egemenliğindeydi. Her grup, ülkenin “kendi” diktatörleriyle düze çıkacağı yanılgısındaydı. Fransa’nın Bourbonistler, Orleanistler ve Bonapartistlerin taht mücadelesinden bunaldığı o yıllarda yeniden demokrasiye dönülmesi yanlılarından olan Tocqueville, Amerikan demokrasisi hakkındaki kitabıyla ülkesi Fransa’ya demokrasinin, en ideal rejim olduğunu hatırlatmaya, Amerikan deneyimini tanıtarak Fransa’nın nerede hata yaptığını açıklamaya çalışıyordu.
Tocqueville’e göre demokrasi, istikbalin dalgasıydı. Geleceğin dalgasına direnmek yerine bu dalgayı rafine etmek gerekirdi. Tocqueville’in kitabını, modern tarihin aynı anda hem en önemli demokrasi savunmalarından hem de en önemli demokrasi eleştirilerinden biri haline getiren de bu bütüncül bakışıydı.
Tocqueville’e göre, Fransa’nın en büyük hatası 1789 Devriminde olduğu gibi demokrasiyi, muhtevasından bağımsız olarak sadece bir form olarak görmesiydi. Muhtevadan kastı ise, dengeleyici güç (kuvvetler ayrılığı), hukukun üstünlüğüne inanan hesap sorucu bir toplum (vatandaşlık), böylesi bilinçli bir topluma ifşa olma olasılığı (özgür medya, protesto), hesap verme kaygısı (yasama ve yargı denetimi), sorumlu tutulma endişesi (muhalefet, sivil toplum ve özgür seçim) gibi dizginlerdi. Bunların tesisi öncelenmeden ve önemsenmeden demokrasinin sadece siyasi yönetim değişikliğine indirgenmesi, 1789 Fransız Devrimini, krallığın tiranlığını aratacak ölçüde zalim bir demokratik tiranlığa savurmuştu.
Tocqueville’e göre “bir tiranlığa karşı devrim yapıp özgürlük ilan etmek ile özgürlüğü gerçekleştirip koruma altına almak iki farklı şeydi”. Özgürlüğü gerçekleştirecek ve garanti altına alacak şey, tek........





















Toi Staff
Sabine Sterk
Penny S. Tee
Gideon Levy
Waka Ikeda
Mark Travers Ph.d
Grant Arthur Gochin
Tarik Cyril Amar