menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kuzey Ege cephesinde değişen şey çok!

12 0
12.04.2026

Robin S. Sharma’nın 1999 yılında İngiltere’de, altı yıl sonra 2005’te Türkiye’de yayımlanan ve o andan itibaren kişisel gelişim kitaplarının önünü açarak nefes alan herkesin büyük bir “içsel yolculuk”la kendini bulmaya adamasına vesile olan “Ferrari’sini Satan Bilge” kitabıyla, Ferrari’leri olmasa da onun yarısı kadar ederi olan araçlarını satarak büyükşehrin kaosundan, ıvırından, zıvırından kaçıp kendini bir köye atanların hikâyeleri, o dönemki gazetelerin hafta sonu eklerinde manşetleri süslerken, ben Antalya’nın Serik ilçesine bağlı Boğazkent beldesinde, beş yıldızlı ultra lüks bir otelde, elli derecenin altında, boynumda papyon, kollara kadar ilikli üniformam ve ayağıma fena hâlde vuran mokasen ayakkabılarımla yerli ve yabancı turistlere rengârenk kokteyller dağıtmakla görevli bir garsondum. Üç yüz elli lira maaşım ve ayda beş lira da “tip”im vardı. Sabah sekiz akşam altı çalışıyordum. Haftanın iki günü de akşam saat sekize kadar restoran barında mesaiye kalıyordum. Elbette bu mesailerden “ek ücret” almıyordum. Ancak orada çalıştığım elli yedi gün boyunca, viskinin, tekilanın, cinin, votkanın en fiyakalısını mesai içinde ve dışında hakkıyla içerek (içmeden çalışmaya katlanmanın imkânı yoktu çünkü), garson maaşımın onlarca katı civarında bir kârla ayrıldım otelden. Ben ayrıldığım sırada da “Ferrari’sini Satan Bilge” bilmem kaçıncı baskısını yapmış, kişisel gelişim kitaplarının lüzumsuz amacını da aşarak elden ele dolaşmaya başlamış ve benim gibi küçük şehirden İstanbul’a ya da diğer büyükşehirlere herhangi bir amaç için gidenler dışında herkes, başka bir yerde yaşamanın mümkün olduğuna fena hâlde kafayı takmıştı.

Yaz sonunda tekrar İstanbul’a döndüğümde o zaman Güzel Sanatlar öğrencisi olan ev arkadaşlarım bile bırakın haritada yerini bulmayı, hangi ile bağlı olduğunu bile bilmedikleri bir köye yerleşmekten bahsediyorlardı. Bu furya, beraberinde organik tarım gibi bir iş olanağını da beraberinde getirerek maddi kazanç aracına dönüştü. Az bir süre daha devam etti. O zamanlar köye yerleşip, domates, biber vs. yetiştirerek, hatta işi daha da büyütüp, süt ve süt ürünlerini, zeytinyağını büyükşehirlerdekilere efsane fiyatlarla kakalayanlar şimdilerde çoktan köy evinden, tripleks, havuzlu taş ev villalara geçiş yapmışlardır. Çünkü İstanbul’da entel camiada ve sosyetede, bahsettiğim yıllarda organik beslenme yeni yeni türüyordu ve ürünün menşeini gören atlayıp, besinin özelliğinden ziyade “statü”süyle ilgileniyordu. Epey de prim yaptıklarını biliyorum. Neyse, dağıtmayalım.

Duyan geldi…

Türkiye’de 1950’lerde başlayan köyden kente göç, aradan yarım asır geçtikten sonra tersine işlemeye başlamıştı. Bu ilk köye ya da sahil kasabasına gitme planı kuranlar gerçekten samimiydi. Başka bir hayatın mümkün olabileceğini düşünerek büyükşehirlerden kaçtılar. Organik tarım vs. bir kazanç kapısı olarak işe sonradan dahil oldu. 2020 yılına gelene kadar Türkiye, AKP hükümeti sayesinde her çeşit krizin beşiği oldu. Bu durum her zaman olduğu gibi en çok büyükşehirlerde yaşayanları etkiledi. Üzerine bir de pandemi patlayınca, metropoller yaşanmaz hâle geldi. İnsanların sosyal hayatı ekonomi yüzünden zaten berbattı ve herhangi bir aktivitede bulunmak aşırı harcama gerektirdiği için ayda bir anca keyfe göre bir şeyler yapabilen milletin hayatı yekten mahvoldu. Tam olarak bu yüzden de mürekkep yalamışların yaz tatillerinin vazgeçilmez adresi olan Kuzey Ege, özellikle de Çanakkale ve çevresi, tamamen yerleşmek, hayatlarının bundan sonrasını bu civarda geçirmek isteyenler için bir cazibe merkezi hâline geldi ve özellikle İstanbul’dan aşırı bir göç dalgası başladı. Yanlış hatırlamıyorsam; uzun yıllardır Çanakkale’de yerel basında çalışan bir arkadaşımdan edindiğim bilgiye göre 2021’de pandemiden yeni çıkıldığında, 11 bin kişi Çanakkale’ye göç etmişti. Bunların yüzde 90’ı da İstanbul başta olmak üzere büyükşehirlerdendi. Kısaca, bundan 25 yıl önce, özellikle yazan, çizen, oynayan, çalan, yöneten kısaca kültür sanat camiasında bir yeri olan kişilerin Kuzey Ege’de bir sahil kentine ya da kasabasına yerleşme hayali gerçek oldu. Sonra da duyan geldi. Biz de gelelim zurnanın zırt dediği yere…

1986 yılında Kütahya’da doğdum. 1992 yılında, Kütahya’nın, hayatımın en harika zamanlarının ilk evresini geçirdiğim Emet ilçesinden, babamın mesleği sebebiyle Çanakkale’ye geldik. 2004 yılında da kâğıt üzerinde üniversite, benim “kağıdım”a göreyse; Çanakkale’de yaramazlıkla geçen hayatımı daha üst seviyelere taşımak için İstanbul’a gittim. Yuvarlak hesap 15 yılımı İstanbul’da, özellikle de Taksim civarında geçirdim. Arada bir şimdi yerinde yeller esen Shaft, Zincir, Son Gemi gibi mekânlara takılmak dışında ilk defa 2019 yılında Kadıköy’e, Moda’ya taşındım. Daha doğrusu ablamlar taşındı ve ben yeğenime göz kulak olduğum için ben de taşınmış oldum. Çalıştığım dergi de Karaköy’deydi ve iskeleye yürüme mesafesindeydi. Dolayısıyla “karşıya” taşınmış olmakta bir sorun yoktu. Yeğenim büyüdü, ben dergiden soğudum, ikinci kitabım çıktı ve ben de İstanbul mesaimin artık bittiğine karar verip memleketim Çanakkale’ye dönme kararı aldım. Her ne kadar şimdi olduğu gibi o zaman da beleşe yazıyor olsam da olsa evden çalışma imkânım vardı. Hem aile ocağına dönüş hem de hayli hızlı geçen İstanbul dönemimin yorgunluğunu geride bırakmanın iyi geldiğini anlamam, Çanakkale’ye iyice yerleşip “yeni Çanakkale’ye” alışmamla başladı. Çünkü İstanbul aynıydı ama Çanakkale tamamen değişmişti! Hem de her yönüyle. Sonra pandemi dönemine girdik. Ben, o hızlı hayatı bırakalı çok olmuştu. Eve kapanmak antrenman yapamamak haricinde bende bir değişikliğe sebep olmadı.

Artık Moda’dan, daha doğrusu İstanbul’dan hiçbir farkı yok

O sıralarda yazdığım yerlere yapacağım röportajlar için iletişime geçtiğim İstanbullulara, Çanakkale’de yaşadığımı ve röportajları yazılı yapmak durumunda olduğumu belirttiğimde istisnasız herkes, “Cennet gibi yerde yaşıyorsunuz. Biz de pandemi bitince o taraflara gelmeyi düşünüyoruz,” cevabını veriyordu. Öyle de oldu. 21 sene önce başladığım gazetecilikte tanıştığım kültür sanat tayfasından birçok kişi Çanakkale merkeze ya da Ayvacık, Bayramiç civarına yerleşti. Yerleşememiş olanların da niyetleri hâlâ sürüyor. Fakat ortada şöyle bir durum vardı döndüğümde: Ben, adımımı attığım her yerinde bir hatıram olan Çanakkale’deki değişimi dilimin döndüğünce anlatmaya çalışıyordum. Çanakkale, evet, çok güzel şehir. Klişe tabirle; yeşille mavinin, tarihle bugünün buluşma noktası.........

© T24