Grimm Masalları’daki kesik başlı at ya da Hans Fallada
Hans Fallada, gerçek adıyla Rudolf Wilhelm Friedrich Ditzen. 1893’te Greifswald’da doğdu. Babası bir yargıçtı, aile orta sınıftan geliyordu, ancak her zaman dengede ve çok rahat bir hayat sürmüyorlardı. Müzik ve edebiyata ilgisi hep vardı. Kalem tutanların çoğunun ayrıca müziğe bir eğilimi olduğu gibi adeta doğuştan bir enstrüman çalmaya eğilimleri de vardır. “Ya yoksa?” Öyleyse orada yazıyla ilgili tutulmuş bütün zarlar hilelidir. Hiç değilse sese aşina bir ruhun kulağına sahip olacak. Genç Rudolf’un hayatı başından beri bir dizi kaza, hastalık ve çatışmalarla doluydu ama. Onun istediği şarkıyı söylemeyen bir hayatın bedelini ödemişti adeta. Çünkü bazılarımızın bahtı karakterine, bazılarımızın da karakteri bahtını akort eder. Bu yüzden bazılarımızın hayatı kulağa hoş gelen mutsuz şarkılara benzer. Onun da iyi bir talihe oldum olası hep uzak durmuştu ruhu ve “yaratılmış olmakla” çatışmayanın yazmakla ne işi olurdu zaten? Çocukken bir defasında merdivenlerden düştü, bir akşamüstü bir at arabası ona çarptı, yeter mi yetmez! Arttıkça arttı çilesi… Çok genç bir yaşta tifo geçirdi. Bedeni ve ruhu sürekli birbirlerinden ayrılıyor, bu da onu birkaç kişiliğe sahip biri yapıyordu zaman zaman. İnsan dünyaya gelirken iğneli bir fıçının içine düşmüş gibi delik deşik, her nefes aldığında her yanından sanki kan akıyordu oluk oluk. Çünkü yazacaksa, yazmak için doğmuşsa, kader onu yaftalamıştır bir kere: “Uyumsuz” diye. Okulda başarılı değildi, sıkı disiplinli burjuva hayatı da ona göre değildi. 1911’de, henüz on sekizindeyken, bir arkadaşıyla intihar anlaşması yaptı. Ölümü düşünmek güzel, tek başına ölmek belki de korkunçtu. Yoksa daha o günler yazmak için “bir hikaye nasıl başlar?” bunun için bir yol mu arıyordu? Düelloda arkadaşı öldü, kendisi kurtuldu. Cinayet suçlamasından kurtulmak için akıl hastanesine yatırıldı. Böylece orada yazmaya başladı. Bu, onun için hem bir ceza hem de bir ödüldü. Dışardan bakınca tabii. İnsanın içini göremiyoruz çünkü. Böylece bir süre sonra askerlik çağı geldiğinde askerlikten de muaf tutuldu. Savaş döneminde kardeşini kaybettiğinde alkol ve morfin bağımlılığı iyice arttı, onu bu yüzden ordu da istemedi. Fallada, ömrü boyunca bu bağımlılıktan kurtulmak için en az 23 kez farklı tedavi merkezlerine yattı, ancak kullandığı ilaçlar (Luminal gibi uyku hapları) zamanla morfinin yerini aldı. Tüm bu mücadele, onun edebi eserlerine doğrudan malzeme de oldu. Bağımlılık imtihanını “The Drinker” (Ayyaş) romanında otobiyografik bir dille anlattı.
Birinci Dünya Savaşı yıllarını çiftliklerde yönetici olarak geçirdi, yalnız doğaya kulak kesilseydi, evet bu ona gerçekten de iyi gelebilirdi. Fakat o bütün gençliği boyunca içindeki gölgenin arzularına kölelik etmeyi tercih etti. Pek sakin görüntüsünün yanında eli uzun da bir adam olarak yaşadı. 1920’lerde alkol ve morfin alışkanlığını finanse etmek için çalıştığı çiftliklerden “hırsızlık” ve “zimmetine para geçirme” suçundan hapis yattı. Neumünster’de yerel bir gazetede çalışırken Anna Issel’le, “Suse”yle tanıştı. 1929’da evlendiler. Üç çocukları oldu. Bu dönemde Rowohlt yayınevinde iş buldu ve yavaş yavaş edebiyata, neredeyse tam zamanlı ve profesyonel bir adım attı. Takma adı “Grimm Masalları”ndan geliyordu. Şansını sürekli kaybeden Hans ile kesik başı hâlâ gerçeği söyleyen at Fallada… Kendini bu iki karakterin karışımı gibi hissediyordu herhalde, “şanssız, ama gerçeği söylemekten vazgeçmeyen biri”. Geçmişine bakınca, acı mı yoksa tiksindirici mi ayırt etmek biraz zor olsa da… İlk önemli romanı “Bauern, Bonzen und Bomben” (Köylüler, Kodamanlar ve Bombalar) 1931’de çıktı. Taşra siyasetini, küçük hesapları, yozlaşmayı anlatıyordu. Ama asıl şöhret 1932’de “Kleiner Mann – was nun?” (Küçük Adam, Ne Oldu Sana?) ile geldi. Büyük Buhran’ın tam ortasında, genç bir çiftin, Johannes Pinneberg ile “Lämmchen”in ayakta kalma mücadelesini anlatıyordu. İşsizlik, kiracılık, doğum, komşuların dedikodusu, patronların kaprisleri… Her şey o kadar çıplak, o kadar sıradandı ki, okurlar kendilerini kitapta buldu. Bugünün okurları için de yabancı duygular değiller bunlar. Fallada, “küçük insan”ı romantize etmiyordu; onun terini, korkusunu, küçük zaferlerini ve yenilgilerini olduğu gibi koyuyordu ortaya. “Yeni Nesnellik” akımının en iyi örneklerinden biriydi bu. Duygusallıktan uzak, detaya düşkün, gerçeğe taparcasına bağlı bir üslupla…
Böylece başarı parayı da getirdi. Carwitz’te küçük bir çiftlik aldılar. Orada huzur bulacağını sanmıştı, ama Nazi dönemi yaklaşıyordu. Yine de 1933’ten sonra Almanya’da kalmayı seçti. Birçok yazar gibi sürgüne gitmedi. Bu karar hayatının en tartışmalı kararı oldu, çevresi için de. Bazıları onu “uzlaşmacı” buldu, Thomas Mann gibi sürgündeki diğer yazarlar açıkça eleştirdi ama. Fallada ise, rejimle açık çatışmaya girmemeye çalıştı. Bazı kitaplarında ufak tavizler verdi, hatta “Demir Gustav” gibi bir romanı Nazi sineması için uyarlamaya zorlandığında sonunu değiştirdi. Ne de olsa o bir sanatçıydı, sanatçılar haliyle biraz korkak, yani “uzlaşmacı”........
