menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Solda savrulma

12 0
18.06.2026

Türkiye’de solun etkisizliği biraz da savrulmayla ilgilidir. 25 yıla dayanan AKP iktidarının yarattığı travmanın bunda payı var. Artık ‘yerleşmiş bir kötülük’ olan bu iktidardan kurtulmanın öncelenmesi hızlı çözüm arayışlarını gündeme getirdi. Oysa hızlı çözüm diye halkın önüne konulanlar sadece AKP’nin ömrünü uzattı. Sol için çıkmaz sokaktır.

Solun gelişmediği yerde halkın sorunları çözümsüzdür. Komünistler Türkiye solunun CHP ve DEM Parti’den kopmadan gelişemeyeceğini söylüyor. Hızlı çözüm diye sunulan çözümsüzlük ülkenin sömürüsüz, adaletin sağlandığı ve özgürlükçü bir rejime kavuşması için mücadele etmesi gereken sosyalist hareketin bağımsızlığını feda etmesine neden oluyor. Oysa emekçi halkın gerçek bir çözüme ihtiyacı var. TKP’nin önceki gün yaptığı açıklama, halkın gerçek çözümünde ortaklık için sola yapılan tarihsel çağrı olarak okunmalı.

Gelin bu çağrının anlamını yakın geçmişi de hatırlayarak değerlendirmeye çalışalım.

AKP’nin ilk dönemi Türkiye solunda, 1980’lerin cunta rejimi ile 90’ların kontrgerillasından kurtulmak için fırsat yaratacağı düşüncesine yol açmıştı. AKP, askerle kavga etmiş, iktidara dövüşe dövüşe gelmişti. Devam eden kavgayı AKP kazanırsa asker vesayeti sona erecekti. Vesayetin kalkması insan hak ve özgürlüklerinin gelişmesine yarayacak bir iklim sağlayacaktı. Bu nedenle AKP’yi doğrudan hedefe koymanın sol için doğru strateji olmadığı söyleniyordu.

Üstelik AB üyeliği ilk kez bu ciddiyetle gündeme gelmişti. Müzakerelere başlamıştık ve AKP burada cesaretlendirilebilir ya da yeterince baskı altına alınabilirse AB’ye girebilir, demokrasi çıtamızı yükseltebilirdik. İki büyük dünya savaşının suçlusu Avrupa ülkelerinin kırk yıllık ticari ve askeri ortaklığı olan Avrupa Birliği, Emeğin Avrupası olabilirdi. Solcumuz adeta büyülenmişti.

O sırada AKP elde avuçta ne varsa sattı, her şeyi özelleştirdi. Satışa karşı duran, özelleştirmelere karşı toplumsal bir tepki örgütlemek için mücadele verenler oldu elbette. Fakat solun aklı hep özgürlükler alanındaydı. Elde edilecek esas mevzi orada sağlanacaktı. Oysa özelleştirme, yani üretim araçlarının bireysel mülkiyeti solun anti-teziydi. Hatta devletin bu konuda aradan çıkmasının “sınıfa karşı sınıf” anlamına gelip sadeleştirici rol oynayacağına inanan solcuya bile rastlandı.

Rüzgârın en güçlü estirildiği alanlardan biri de sendikalardı. Hakların ve özgürlüklerin gelişeceği demagojisi sendikal alanda büyük heyecan yarattı. AB aday üyelik süreciyle 12 Eylül’den kalma yasalar nihayet değişecek, örgütlenmenin önündeki engeller kalkacak, toplu sözleşmeler yaygınlaşacak, sendikal hak ve özgürlükler genişleyecekti.

Haklar gelişmedi ama fonlar genişledi. Sendikalara Avrupa fonlarından para aktı. Beş yıldızlı otellerde eğitimler, araştırma projeleri adı altında akçeli işler gelişti. Özgürlükçü solculuk AKP’nin AB seferinden işçisiz sendikacılık, uluslararası lobicilik ve sivil toplumculukla çıktı. Başka bir tartışmanın konusudur belki ama bugün alabildiğince tartışılan DİSK’in içine düştüğü durum biraz da bu nedenledir.

Baştaki çekingen destek, sonrasında dizginlerinden........

© soL