menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kötülük problemine cevap vermek (2): Muhal Olan Ne?

17 0
04.09.2026

Önceki yazıda Altay Cem Meriç’in Kötülük Problemi adlı kitabının savunduğu klasik teist çerçeveyi kurmuş ve kanaatimce en temel zaafını ele almıştım. Bu zaaf kitabın çağdaş kötülük probleminin güçlü biçimleriyle değil, daha çok sosyal medyada karşılaşabileceğimiz kaba bir formuyla tartışmasıydı. Mantıksal kötülük problemi Mackie’nin, delilci kötülük problemi de Rowe ve Draper’ın kurduğu biçimde ele alınmıyordu.

Fakat bir kitap muhatabını eksik kurmuş olsa bile kendi içinde güçlü argümanlar geliştirebilir. Bu yazıda kitabın kendi akıl yürütmelerine odaklanacağım.

Kitabın temelinde sık tekrarlanan bir ilke var: Kudret muhale taalluk etmez. Yani Allah’ın her şeye gücü yetmesi, mantıksal olarak imkânsız olanı gerçekleştirmesi anlamına gelmez. Allah kare bir daire yaratmaz, çünkü “kare daire” yapılması zor bir nesne değil, tutarsız bir söz grubudur. Bu ilke hem klasik kelâmda hem de çağdaş din felsefesinde geniş ölçüde kabul görür. Descartes gibi ilkeyi reddedenler olsa da, ben dahil, çoğu felsefeci kabul edecektir.

Ancak kitaptaki sorun ilkede değil. Sorun, kitabın hangi şeylerin muhal olduğunu nasıl belirlediğinde (muhal, imkânsız, yani mantıksal olarak tutarsız demektir). Gelin şimdi bu konu üzerinde duralım.

Bilmediğimiz şey imkânsız mıdır?

Kitabın “daha iyi bir dünya mümkündü” itirazına verdiği cevaba kabaca göz atarak başlayalım. Meriç’in yaklaşımı özetle şöyle. Depremleri dünyadan çekip almak kolay değildir. Deprem, levha hareketlerinden kütleye ve diğer fiziksel ilişkilere uzanan devasa bir nedensellik ağının parçasıdır. Depremsiz bir dünya tasarlamak isteyen kişi, yalnızca bir olguyu silmiş olmaz, baştan sona farklı bir fizik sistemi kurmak zorunda kalır. İnsanlık mevcut evrenin nedensellik ağını bile tam çözememişken tek bir insanın daha iyi bir evren tasarlayabildiğini söylemesi anlamsızdır (s. 62-71).

Bu uyarıda önemli bir doğruluk payı var. Dünyayı bir yapboz gibi düşünüp hoşumuza gitmeyen parçayı çekince geri kalan her şeyin aynı kalacağını varsayamayız. Yerel bir değişiklik, öngörmediğimiz küresel sonuçlara yol açabilir. “Depremler olmasın ama dünyanın jeolojisi, atmosferi, hayatı ve tarihi aynen kalsın” talebi, sanıldığından çok daha karmaşık olabilir.

Fakat bu, depremsiz veya daha az acılı herhangi bir dünyanın imkânsız olduğunu göstermez. En fazla, bizim böyle bir dünyanın bütün mühendislik ayrıntılarını kuramadığımızı gösterir.

İşin ilginç yanı, kitap beşinci bölümde ontoloji ile epistemoloji arasındaki farkı doğru biçimde anlatıyor: Bir şeyin var olması başka, insan tarafından bilinmesi veya tasarlanabilmesi başkadır (s. 67). Fakat birkaç sayfa sonra kendi öğrettiği ayrımı ihlal ediyor. “Biz alternatif fizik sistemini bütünüyle bilmiyoruz” epistemik bir tespittir. “Alternatif fizik sistemi mümkün değildir” ise modal, yani imkânla ilgili bir sonuçtur. Birinciden ikincisi çıkmaz.

Ben yeni bir antibiyotik molekülü tasarlayamıyor olabilirim. Bundan mevcut antibiyotiklerden başka hiçbir molekülün bakterilere karşı etkili olamayacağı sonucu çıkmaz. Bir mühendis bütün ayrıntılarıyla daha güvenli bir uçak tasarlayamıyor olabilir. Bundan mevcut uçaktan daha güvenlisinin imkânsız olduğu sonucu çıkmaz. Tasarlama gücümüzün sınırlılığı, gerçekliğin imkânlarını belirlemez.

Bu noktada kitabın kendi modal iddiası, muhatabınkinden daha güçlü hale geliyor (Modal, felsefecilerin bir şeyin fiilen nasıl olduğundan ziyade mümkün, imkânsız veya zorunlu olup olmadığıyla ilgili anlamında kullandığı bir tabirdir). Muhatap “Daha az acı içeren bir dünya mümkün görünüyor” diyor. Kitap ise “Hayır, böyle bir dünya muhaldir” demek istiyor. İkinci iddia daha güçlüdür ve daha fazla gerekçe gerektirir. Çünkü “mümkün görünüyor” demek için çoğu zaman ortada açık bir çelişki bulunmadığını göstermek yeterliyken, “muhaldir” demek söz konusu senaryonun hiçbir şekilde gerçekleştirilemeyeceğini göstermek anlamına gelir. Bunun için yalnızca bizim o dünyanın ayrıntılarını kuramıyor oluşumuz yetmez. O dünyanın kendisinde bir çelişki bulunduğunu veya zorunlu bir ilkeyi ihlal ettiğini göstermek gerekir. Diğer bir deyişle, epistemik yetersizlikten modal imkânsızlığa geçebilmek için arada eksik bir köprü öncül vardır. Kitap bu köprüyü kurmuyor.

Daha iyi bir dünya için yeni bir fizik kitabı yazmak gerekir mi?

Üstelik kötülük argümanını savunan kişinin sıfırdan eksiksiz bir evren tasarlaması da gerekmez.

Bizim dünyamızla belirli bir ana kadar aynı olan, fakat bir çocuğun korkunç biçimde ölmesine yol açacak olayda Allah’ın olağanüstü biçimde müdahale ettiği bir dünya düşünelim. Böyle bir dünyanın mantıksal olarak imkânsız olduğu neden düşünülsün? Mucizeyi mümkün gören bir teist açısından seçici ilahi müdahalenin imkânsız olduğu zaten söylenemez. Mesele, Allah’ın müdahale edip edememesi değil, neden bazı vakalarda etmediğidir.

Kitap bu soruya “Her kötülüğe müdahale edilse, irade kalmazdı” diye cevap veriyor. Buna birazdan geleceğim. Şimdilik yalnızca modal noktada duralım. Bir tek olayın farklı gerçekleştiği mümkün dünyayı düşünmek için alternatif evrenin bütün fizik denklemlerini yazmamız gerekmez.

Dahası daha iyi dünya mutlaka “hiç deprem olmayan dünya” demek değildir. Aynı genel yasaların bulunduğu fakat depremlerin daha az nüfuslu bölgelerde gerçekleştiği, canlıların daha erken uyarı veren duyusal sistemlere sahip olduğu, bazı hastalıkların daha az ağrılı seyrettiği veya belirli bir doğal felaketin yaşanmadığı dünyalar düşünülebilir. Bunların her birinin görünmeyen maliyetleri olabilir. Fakat “maliyeti olabilir” ile “mantıksal olarak imkânsızdır” aynı şey değildir.

Burada ispat yükü iki tarafa da düşer. Eleştirmen, önerdiği değişikliğin daha büyük bir iyiliği bozmayacağını kolayca varsaymamalıdır. Teist de bütün alternatiflerin zorunlu olarak daha kötü veya imkânsız olduğunu yalnızca bizim cehaletimizden çıkaramaz.

“Kudret muhale taalluk etmez” doğru bir ilkedir. Fakat önce neyin muhal olduğunu göstermek gerekir. Bir şeye “muhal” etiketini yapıştırmak, modal ispatın yerine geçmez. Ne yazık ki, özellikle popüler tartışmalarda kelamcı bazı dostlar sık sık muhal etiketi yapıştırarak cevap vermeye çalışıyorlar. Bir şeye muhal demek marifet değil, mesele o şeyin muhal olduğunu göstermektir. Bazı ateistler de Tanrı’nın bazı sıfatlarına muhal diyor, ama bu cümle bir anda teizmi yıkmıyor.

Şoke edici örnekler gerçekten yalnızca retorik midir?

Kitap kötülük problemini savunanların sıradan kusurlar yerine tecavüz, işkence, deprem veya hayvanların korkunç acıları gibi “şoke edici” örnekler seçmesini bir pazarlama tekniğine benzetiyor. Sonra şoke edici vakaları, eksik tartan bakkal veya gıybet gibi daha hafif kötülüklerle değiştirince argümanın zayıflığının görüleceğini söylüyor (s. 39-43).

Burada duygusal manipülasyona karşı yapılan uyarı yerindedir. Bir olayın bizi dehşete düşürmesi, tek başına onun felsefi bir argüman oluşturduğu anlamına gelmez. Fotoğraf, hikâye ve müzik kullanarak insanları duygusal olarak manipüle etmek mümkündür. Bu bazen rasyonel düşüncenin önüne geçebilir.

Fakat ağır örnek seçmek her zaman pazarlama değildir. Bazen örneğin ağırlığı, tam........

© Serbestiyet