menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Devrimsiz sosyalizm olmaz

17 2
yesterday

Devrim kavramı, günümüzde öylesine gözden düşürüldü ki, artık yalnızca reddedilmiyor; anlamı acımasızca çarpıtılıyor, içi boşaltılıyor ve değersizleştiriliyor. Fransız Devrimi’nden bu yana toplumsal yapıda köklü ve ileriye dönük değişimlerin simgesi olmakla kalmayan, işçi sınıflarının ve dünyanın tüm ezilenlerinin umudu olarak yeni bir çağ açan büyük Ekim Devrimi’yle daha derin ve kökten sınıfsal bir anlam kazanan bu kavram, bugün egemen söylemin elinde hükümet değişikliklerinden reformlara, hatta Sovyet sonrası renkli karşıdevrimlere kadar her olaya uygulanıyor. “Sessiz devrim”, “hukuk devrimi”, “Turuncu devrim”, “Kadife devrimi” türünden ifadelerle yozlaştırılıp etkisizleştirildi. Böylece gerçek anlamından koparmanın ötesinde, toplumsal dönüşümün ateşini söndüren basmakalıp, egemen sınıfın meşrebine uygun medyatik bir slogana dönüştürüldü.

İktidar yapısına ve üretim ilişkilerine dokunmayan, kopuş içermeyen her şeye devrim denmesi, onu, tarihi ileriye iten toplumsal dönüşümün simgesi olmaktan uzaklaştırarak tarihsel derinliği, nitel sıçrama özelliği olmayan büyüsünü kaybetmiş her şeye uygulanabilen bir klişeye dönüştürdü. Oysa otantik ve bilimsel anlamıyla devrim, her ağza uygun sıradan bir sözcük değil, toplumu kökten değiştirme, umut ve heyecan yaratma gücünde bir konsepttir. Bir zamanlar dünyayı sallayan Ekim Devrimi’nin, bugün sosyalist solu da içine alan bazı çevrelerce “askeri darbe”, “tepeden devrim”, “toplum mühendisliği”, “negatif devrim” ya da kapitalizmin “devletçilik” makyajıyla yenilenmiş bir versiyonu diye karalanması gerçeği tersyüz etmekten başka bir şey değildir.

Devrim fikrinin bu kadar kolay ve ucuz harcanması bir gerçeğin dile gelişi mi, yoksa solun kendi içindeki strateji ve inanç boşluğunun bir yansıması mı? Bizce cevap, dünya devrimlerindeki düşüşü kalıcı varsayanların, tarihe, gökyüzünü kuyunun dibindeki kurbağa gözüyle algılayanların umutsuzluğunda ve karamsarlığında saklıdır.

Garip olan Marksizm içinden gelenlerin bunu antikomünistlerden daha hararetli, daha incelikli, daha teorik biçimlere büründürerek yapmalarıdır. Marksizm-Leninizm’e teleolojik, “ekonomik belirlenimci”, “ekonomik materyalist” ya da indirgemeci diyenleri, sosyalizme devrim, parti ve sınıf önderliği olmaksızın burjuva iktidarı altında da geçilebileceği yollu “teori”ler üretenleri kastediyorum. Günümüzde inkârcılık ve döneklik bayrağını dalgalandıran post-Marksistler, itirazlarını bu raddeye vardırmayan neo-Marksistleri bile aşarak, eski komünist partilerin içerisinden çıkan E. Togliatti, S. Carillo, G. Marchais gibi raydan çıkanların mirasını koruyup geliştiriyorlar.

***

Marx, Engels, Lenin ve takipçileri gerçekten de iddia edildiği gibi miydiler? İdeolojiyi, siyaseti ve öteki üstyapısal ögeleri ihmal mi etmişlerdir?

Kurucu önderlerin maddi üretimin her toplumsal sistemin temelini oluşturduğunu, sınıfların ve toplumsal grupların oluşumunun neyin ve nasıl üretildiği, dağıtıldığı ve değiş tokuş edildiğiyle sıkı sıkıya bağlı olduğunu savundukları doğrudur. Bu, Marksizm’i idealist tarih yazımından ayıran temel bir kıstastır. Zira her zaman değilse de, ekseriyetle siyaset, hukuk, kültür, sanat gibi üstyapı olgularını iktisadi ve sınıfsal kökenlerine değinmeksizin açıklamak olanaksızdır; en azından eksiktir. Bu yöne vurguyu haddinden fazla yapmış da olabilirler. Unutulmamalı ki, o zamana kadar egemen olagelmiş idealist tarih anlayışlarının belini kırmak için bu gerekliydi. Maddi (iktisadi) olanın birincil, manevi olanın ikincil olduğuna dair vurgu, tarihsel materyalizmin temellerinin atılması bakımından hayati önem taşımaktaydı. Yaşamın üretimi ve yeniden üretimi için vazgeçilmez bir gereklilik olan yiyecek, giyecek, barınak gibi ekonomik etkinliklere başvurmaksızın, insanlığın önüne çıkan sorunları açıklamak kadar, bunları çözmenin yol ve yöntemlerini bulmak da mümkün değildir. Gerçi tarihsel süreçte ekonomik yöne önem veren Marx’tan başka düşünürler de vardı, ancak onlar materyalist diyalektikten yoksun oldukları için hem pratik etkinliğin, sosyal bilincin önemini küçültüyorlar, hem de burjuva ekonomi politiğinin sınırları dışına çıkamıyorlardı.

Tarihsel süreçte iktisadi yönün öteki yönlerle bağlantılarını ve karşılıklı etkilenimlerini diyalektik şekilde kavrayamayıp, ekonomik indirgemeciliğe kayan olumsuz anlamda deterministler kurucular zamanında da eksik değildi. Ekonomik Determinizm kitabının yazarı damadı ve yoldaşı Paul Lafargue’ın kendi görüşlerini çarpıtmasına Marx’ın, “Kesin olan bir şey varsa, o da benim bir Marksist olmadığım” diye ironik tepki göstermesi, kurucusunun yaklaşımını kavramak bakımından önemlidir. Aynı şekilde Engels, Alman Marksist siyasetçi Franz Mehring tarihsel materyalizmi diyalektikten arındırarak “ekonomik determinizm”e indirgediği için, Sorge’ye yazdığı 14 Temmuz 1893 tarihli mektubunda ideolojinin, hukuki, siyasal tasarımların (vb.) iktisadi etkenler üzerindeki karşı etkisini vurgulayarak uyarıda bulunmuştu. E. Bernstein ve K. Kautski ise bu tekyönlü........

© sendika.org