Sermayeye karşı emeğin yeniden örgütlenmesi
“İşçi sınıfı hareketinin yeni doğrultusu” dosyasındaki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.
Marx ve Engels’in ortaya koyduğu temel düşünce açıktır: Toplumsal tarih, aynı zamanda sınıflar arasındaki mücadelenin tarihidir. Kapitalist toplumda bu mücadelenin iki temel tarafını, üretim araçlarını elinde bulunduran sermaye sınıfı ile yaşamını sürdürebilmek için emek gücünü satmak zorunda olan işçi sınıfı oluşturur.
Marx, kapitalist sömürünün temelini artı-değer kavramıyla açıklamıştır. İşçi, aldığı ücretin karşılığından daha fazla değer üretir; bu fazlaya sermaye tarafından el konulur. Engels, Sanayi Devrimi’nin yarattığı ağır çalışma ve yaşam koşullarını ortaya koyarken işçi sınıfının örgütlenmesinin tarihsel zorunluluğuna dikkat çekmiştir. Lenin ise sendikaları yalnızca ücret ve çalışma koşulları için mücadele eden kurumlar olarak değil, işçilerin örgütlenmeyi öğrendiği ve sınıf bilinci kazandığı mücadele alanları olarak değerlendirmiştir.
Dolayısıyla sendikal mücadele, yalnızca daha yüksek ücret ya da daha iyi çalışma koşulları talebi değildir; aynı zamanda işçi sınıfının ortak çıkarlarının farkına varmasının ve kolektif bir güç hâline gelmesinin araçlarından biridir.
Sanayi Devrimi’nden neoliberal dönüşüme
Sanayi Devrimi ile birlikte milyonlarca insan topraktan koparak fabrikalarda ücretli işçiye dönüştü. Uzun çalışma saatleri, düşük ücretler, kadın ve çocuk emeğinin yoğun kullanımı ve iş güvenliğinin bulunmaması, kapitalizmin ilk döneminin temel özellikleriydi. İşçiler başlangıçta dağınık tepkiler geliştirse de bireysel direnişin sermaye karşısında yetersiz kaldığı görüldükçe sendikalar ve kalıcı işçi örgütleri ortaya çıktı.
Yüzyıl boyunca büyüyen işçi hareketi, sosyalist mücadeleler ve özellikle 1917 Ekim Devrimi’nin yarattığı uluslararası etki, sermaye sınıfını önemli sosyal tavizler vermek zorunda bıraktı. Sekiz saatlik iş günü, grev ve toplu sözleşme hakkı, ücretli izin, sosyal güvenlik ve emeklilik gibi bugün doğal kabul edilen haklar, uzun yıllara yayılan örgütlü mücadeleler sonucunda kazanıldı. Bu tarihsel deneyimin temel dersi, işçinin gerçek gücünün bireysel konumundan değil, örgütlü ve kolektif hareket etme kapasitesinden geldiğidir.
1970’li yılların sonunda kapitalist dünya ekonomisinin karşılaştığı kriz yeni bir dönemi başlattı. İngiltere’de Margaret Thatcher, ABD’de Ronald Reagan öncülüğünde uygulamaya konulan neoliberal politikalar kısa sürede dünya ölçeğinde yayıldı. Özelleştirmeler hızlandı, kamu işletmeleri tasfiye edildi, finans piyasaları serbestleştirildi ve emeğin örgütlü gücü hedef alındı.
Neoliberalizm yalnızca ekonomik bir program değil, sermaye ile emek arasındaki güç dengesini sermaye lehine yeniden kuran toplumsal ve siyasal bir dönüşüm oldu. 1980’lerden itibaren üretim küresel ölçekte parçalanırken çok uluslu şirketler üretimlerini düşük ücretli ülkelere taşıdı; taşeron çalışma, esnek istihdam ve güvencesiz çalışma biçimleri yaygınlaştı. Böylece işçi sınıfı niceliksel olarak büyürken örgütsel açıdan parçalandı.
Dijital kapitalizm, yapay zekâ ve yeni işçi sınıfı
Bugünün kapitalizmini yalnızca neoliberal dönüşümle açıklamak yeterli değildir. Dijitalleşme, robotik teknolojiler, yapay zekâ, veri ekonomisi ve küresel teknoloji şirketlerinin büyümesi, sermaye birikiminin yeni alanlarını yaratmaktadır. Sanayi kapitalizminin üretim araçlarına veri, algoritma, yazılım ve dijital altyapı da eklenmiştir.
Ancak teknolojik değişim kapitalizmin temel çelişkisini ortadan kaldırmamıştır. Üretim hâlâ toplumsaldır; milyonlarca insanın ortak emeği ve insanlığın biriktirdiği bilimsel bilgi üzerinden geliştirilen teknolojiler, giderek daha sınırlı sayıdaki büyük şirketin mülkiyeti ve denetimi altında yoğunlaşmaktadır. Bu nedenle temel soru, teknolojik gelişmeden kimin yararlanacağıdır.
Yapay zekâ ve otomasyon, ağır ve tekrarlayıcı işlerin önemli bir bölümünü ortadan kaldırarak çalışma sürelerinin kısalmasına ve insan yaşamının ücretli çalışmaya daha az bağımlı hâle gelmesine imkân sağlayabilir. Fakat aynı teknolojiler, sermaye birikiminin ihtiyaçlarına tabi olduğunda çalışan sayısının azaltılması, iş yoğunluğunun artırılması ve algoritmik denetimin yaygınlaşması sonucunu da doğurabilir.
Dolayısıyla yapay zekâ yalnızca teknolojik değil, aynı zamanda bir mülkiyet, bölüşüm ve sınıf meselesidir. Sorulması gereken yalnızca “Yapay zekâ hangi işleri ortadan kaldıracak?” değil, yarattığı üretkenlik artışının sonuçlarının kime ait olacağıdır. Teknolojik ilerlemenin kazancı şirket sahiplerine giderken maliyeti işsizlik ve güvencesizlik olarak emekçilere yüklenirse, teknolojik gelişme toplumsal ilerleme anlamına gelmeyecektir.
Bu dönüşüm işçi sınıfının yapısını da değiştirmektedir. Günümüz işçi sınıfı yalnızca büyük fabrikalarda çalışan sanayi işçilerinden oluşmamaktadır. Lojistik çalışanları, motokuryeler, depo ve çağrı merkezi işçileri, sağlık ve eğitim emekçileri, yazılım çalışanları, beyaz yakalılar ve dijital platform çalışanları ücretli emeğin günümüzdeki farklı biçimlerini oluşturmaktadır.
Platform ekonomisinde birçok çalışan görünüşte “bağımsız” olarak tanımlansa da çalışma saatinden ücretlendirmeye, sipariş dağılımından performans değerlendirmesine kadar çalışma sürecinin önemli bir bölümü algoritmalar tarafından belirlenmektedir. Patron görünmez hâle gelirken denetim ortadan kalkmamakta, aksine daha sürekli bir nitelik kazanabilmektedir.
Aynı şirket için çalışan insanlar birbirlerini hiç görmeden farklı mekânlarda çalışabilir. Bir işçi fabrikada, diğeri evinde bilgisayar başında, bir başkası motosiklet üzerinde, başka biri depoda aynı sermaye birikim zincirinin parçası olabilir. Bu durum sınıfın ortadan kalktığını değil, sınıf ilişkilerinin görünürlüğünün azaldığını göstermektedir.
Çağımızın temel örgütlenme sorunlarından biri tam da burada ortaya çıkmaktadır: Mekânsal ve sektörel olarak parçalanmış, fakat ekonomik olarak aynı sermaye ilişkilerine bağlı milyonlarca emekçi nasıl ortak bir sınıf bilinci ve örgütlenme yaratacaktır?
Türkiye’de neoliberal dönüşüm, sınıf ve örgütlenme
Dünya ölçeğindeki neoliberal dönüşümün Türkiye’deki en önemli kırılma noktalarını 24 Ocak 1980 Kararları ve ardından gelen 12 Eylül askeri darbesi oluşturdu.
Türkiye’de kapitalizmin gelişimi, Batı Avrupa’daki klasik kapitalistleşme süreçlerinden farklı bir seyir izledi. Sanayileşmenin hızlanmasına rağmen kırsal üretim ilişkileri uzun süre varlığını sürdürdü. Farklı Marksist gelenekler bu gelişimi “geç kapitalistleşme”, “bağımlı kapitalizm” ya da belirli dönemler açısından “yarı feodal-yarı kapitalist” vb. gibi farklı kavramlarla açıklamaya çalıştı. Bu yaklaşımlar, kapitalist ilişkilerin Türkiye’de eşitsiz ve bileşik gelişimine işaret etmektedir.
1960’lı ve 1970’li yıllarda sanayileşme hızlandı, fabrikalar büyüdü ve işçi sınıfı niceliksel olarak........
