menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Fransa’da sınıf savaşımları | Cenova’dan bugüne: Biriken kayıplar, geleceksizlik ve sokağın yeniden söz alışı

32 0
25.10.2026

Bu yazıya, 2001’de İtalya’nın Cenova kentinde düzenlenen G8 zirvesine karşı gerçekleştirilen gösteriler sırasında, henüz 23 yaşındayken güvenlik güçlerinin açtığı ateşle katledilen Carlo Giuliani’yi anarak başlamak istiyorum. Onun anısı, kapitalizmin dünyaya dayattığı geleceğe karşı başka bir yaşamın mümkün olduğunu savunan kuşakların mücadelesinde yaşamaya devam ediyor.

2000’li yılların başında G7, G8, G20 ve benzeri uluslararası toplantılara karşı dünyanın birçok yerinde, özellikle Avrupa’da büyük sokak gösterileri düzenleniyordu. Zirvelerin yapıldığı kentler kitlesel protestolarla kuşatılıyor; blokajlar, polis saldırıları ve çatışmalar kimi zaman şehirleri adeta savaş alanına çeviriyordu. Yüz binlerce insanın katıldığı Cenova gösterileri, bu dönemin en güçlü ve en sarsıcı uğraklarından biri oldu.

Bu toplantılar, küreselleşen kapitalizmin ve uluslararası tekellerin ihtiyaçları doğrultusunda dünyanın yeniden şekillendirilmesinin tartışıldığı, ortak yönelimlerin oluşturulduğu buluşmalardı. Dönemin genç kuşakları, işçiler ve toplumsal hareketler bu yönelime karşı büyük gösteriler örgütlediler. Kapitalizmin karşısına uluslararası bir itiraz çıkardılar; egemenlerin dünyayı hiçbir engelle karşılaşmadan yönetebileceği düşüncesini sarstılar.

Yaşananlar, Komünist Manifesto’nun o ünlü sözünü yeniden hatırlatıyordu: “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor.”

Ancak o günlerden bugüne uzanan yaklaşık çeyrek yüzyıl, işçi sınıfı ve ezilenler açısından kazanımlardan çok büyük kayıpların belirleyici olduğu bir dönem oldu. Bu, hiçbir mücadelenin kazanım elde etmediği anlamına gelmiyor. Fakat genel güç dengesi, sermayenin lehine değişti.

Avrupa’da sermayenin ortak doğrultusu, ülkelerin kendi siyasal ve toplumsal koşullarına göre, farklı hızlarla hayata geçirildi. İş güvencesinin aşındırılması, sosyal hakların daraltılması, kamu hizmetlerinin piyasaya açılması ve emeklilik haklarının geriletilmesi, işçi sınıfının ve ezilenlerin adeta bedeninden parçalar koparılarak gerçekleştirildi.

Almanya’da uzun süreli protestolar, Belçika’da, Hollanda’da ve başka ülkelerde grevler ve kitlesel eylemler yaşandı. Ancak bu mücadeleler, kimi düzenlemeleri yavaşlatsa veya değiştirse de genel saldırı doğrultusunu tersine çevirmeye yetmedi.

Fransa ise bu dönüşümün daha güçlü bir dirençle karşılaştığı ülkelerden biri oldu. Bunun arkasında yalnızca sendikal örgütlenme değil; sokak mücadelelerinin tarihsel birikimi, kuşaklar arasında aktarılan deneyim ve gerektiğinde gündelik hayatı durdurabilme kapasitesi bulunuyordu.

Fransa işçi sınıfı bu saldırılara güçlü karşı koyuşlar geliştirdi. Bazılarını geri püskürttü, bazılarını geciktirdi; fakat bütün olarak sürecin önüne geçemedi. Özellikle 2016’daki iş yasası karşıtı mücadelelerden, sonraki çalışma yaşamı düzenlemelerine ve 2018’deki demiryolu direnişlerine uzanan dönemde, büyük grev ve gösterilere rağmen sermaye önemli adımlar attı.

Burada “dönüşüm tamamlandı” demek de yanıltıcı olur. Çünkü kapitalizmin yeniden yapılanması, bir kez gerçekleşip biten bir süreç değildir. Sermaye, kârlılığını ve rekabet gücünü korumak için çalışma ve yaşam koşullarını sürekli yeniden düzenler. İşçi sınıfından istenen fedakârlığın sonu gelmez.

Bugünkü öfkenin birikimi

17 Ekim’deki büyük sokak gösterilerinden sonra, Fransa’da ve Fransa dışında aynı soru sorulmaya başlandı: Bu kez ne oldu da hareket daha sert, daha yaygın ve sürekli yeni eşikleri zorlayan bir nitelik kazandı?

Bana göre bu sorunun cevabı, yukarıda anlattığım tarihsel birikimin içinde saklı. Yine de daha somut bakalım.

2000’li yılların başında Fransa’da emekçilerin önemli dayanaklarından biri, uzun mücadelelerle kazanılmış sosyal haklardı. Bu koruma yalnızca çalışanları kapsamıyordu. İşsizler, düşük gelirli aileler, kadınlar, çocuklar, öğrenciler ve belirli koşulları karşılayan göçmenler de farklı sosyal desteklerden yararlanabiliyordu.

Fransa’yı her alanda Avrupa’nın en avantajlı ülkesi olarak tanımlamak doğru olmaz. Ancak sosyal koruma mekanizmalarının genişliği, insanların yalnızca aldıkları ücretle baş başa kalmamasını sağlıyordu. Ücretin yanında barınma, sağlık, eğitim ve aile desteklerinin bulunması, gündelik hayat üzerinde önemli bir güvence oluşturuyordu.

Bugün aşınan, yalnızca insanların gelirleri değil; hayatlarını üzerine kurdukları bu güven duygusudur.

Geçmişte bir meslek edinmek, bir fabrikaya veya kuruma girmek ve sürekli bir iş sözleşmesine kavuşmak, geleceğe ilişkin daha öngörülebilir bir hayat kurabilmek anlamına geliyordu. Elbette o dönemde de işsizlik, sömürü ve işten çıkarmalar vardı. Ancak güvenceli bir işe yerleşebilmek, insanın önünü görmesini kolaylaştırıyordu.

İnsanlar evlerini buna göre tutuyor, kredi borcuna buna güvenerek giriyor, aile kurmayı ve çocuk sahibi olmayı bu istikrara dayanarak planlıyordu. İş güvencesi, yalnızca işyerindeki bir hak değildi; hayatın bütününü taşıyan bir dayanak noktasıydı.

Bugün özellikle genç kuşaklar için bu dayanak ciddi biçimde zayıflamış durumda.

Üretimdeki dönüşüm ve daralan yaşam alanları

Fransa’da sanayisizleşme, üretimin başka ülkelere taşınması ve fabrikaların kapanması, özellikle sanayiye bağımlı küçük ve orta büyüklükteki yerleşimleri derinden etkiledi. Bir fabrikanın kapanması yalnızca orada çalışanların işini kaybetmesi anlamına gelmedi. Esnafı, taşımacılığı, yerel hizmetleri ve o yerleşimin toplumsal hayatını da sarstı.

Tarımda ise küçük üreticilerin üzerindeki ekonomik baskılar, büyük işletmelerin ağırlığı ve çiftçiliğin genç kuşaklara giderek daha zor bir gelecek sunması, benzer bir çözülme yarattı. Gençlerin toprakla uğraşmak istememesini de yalnızca kişisel tercihlerle açıklayamayız. Bu tercihin arkasında, tarımla geçinmenin güçleşmesi ve kırsal yaşamın imkânlarının daralması bulunuyor.

Teknolojik dönüşüm, otomasyon ve dijitalleşme de üretim süreçlerini ve emeğin örgütlenmesini hızla değiştirdi. Burada belirleyici olan, teknolojinin kendisinden çok, hangi sınıfın çıkarları doğrultusunda kullanıldığıdır. Çalışma süresini azaltabilecek ve hayatı kolaylaştırabilecek gelişmeler, sermayenin elinde iş yoğunluğunu artırmanın, işgücünü azaltmanın ve güvencesizliği yaygınlaştırmanın araçlarına dönüştürülebiliyor.

Görece istikrarlı sanayi istihdamının daraldığı birçok yerde, onun yerine aynı güvenceyi sağlayan işler gelmedi. Taşeronluk, geçici sözleşmeler, parçalı çalışma ve platform işleri daha görünür hâle geldi.

Buna banka şubelerinin, postanelerin, kamu hizmet noktalarının ve yerel işletmelerin kapanması ya da hizmetlerinin daraltılması eklendi. İnternet üzerinden alışverişin ve dijital işlemlerin yaygınlaşması, maliyet azaltma politikalarıyla birleşince, küçük yerleşimlerde hem istihdam hem de yüz yüze hizmete erişim zayıfladı.

Böylece birçok genç için küçük bir kasabada kalmak, yalnızca iş bulmakta zorlanmak değil; sosyal ve kültürel yaşam olanaklarının da daralması anlamına gelmeye başladı.

Büyük kentlere yönelişin arkasında bu koşullar var. Gençler hem iş hem eğitim hem de dünyayla daha canlı bir ilişki kurabilecekleri yaşam alanları arıyor. Paris, Lyon, Strasbourg, Toulouse, Rennes, Lille ve başka kentler, bu beklentilerin olduğu kadar hayal kırıklıklarının da yoğunlaştığı merkezler hâline geliyor.

Öte yandan büyük kentlerin yükselen barınma maliyetleri, düşük gelirli emeklileri ve emekçileri kent merkezlerinden uzaklaştırıyor. Bir yanda imkân arayışıyla kente gelenler, diğer yanda hayat pahalılığı yüzünden kentten çekilmek zorunda kalanlar var.

Sarı Yelekliler hareketinde de bu coğrafi ve toplumsal eşitsizliğin izlerini görmüştük. Bugünkü hareket aynı toplumsal bileşime sahip olmasa da benzer bir dışlanmışlık ve yaşam üzerindeki denetimi kaybetme duygusundan besleniyor.

Göçmen emeğinin değişen konumu

Göçmen işçiler açısından da önemli bir dönüşüm yaşandı.

Fransa’ya işçi göçü 1960’larda başlamadı; daha eski bir geçmişi var. Ancak savaş sonrası büyüme döneminde, özellikle 1950’ler ve 1960’larda, sanayinin işgücü ihtiyacı doğrultusunda göçmen işçi alımı genişledi. Fabrikalar ve büyük işletmeler, göçmen emeğinin yerleşiminde belirleyici oldu.

Sanayi istihdamının gerilemesiyle birlikte göçmen işçilerin çalışma alanları da değişti. İnşaat, restoran mutfakları, temizlik, lojistik, bakım ve benzeri emek yoğun sektörler daha önemli hâle geldi. Bu alanlarda göçmenler, çoğu zaman düşük ücretlerle, ağır koşullarda ve sınırlı güvencelerle çalışıyor.

Burada da tek bir göçmen deneyiminden söz edemeyiz. Yaşa, mesleğe, oturum durumuna ve çalışma geçmişine göre önemli farklılıklar var. Fakat ortak sorunlardan biri, emeğe ihtiyaç duyulurken emekçinin haklarının daraltılmasıdır.

Geçmişte de sosyal konuta ve yardımlara erişim herkes için kolay veya eşit değildi. Bugün de bu destekler bütünüyle ortadan kalkmış değil. Ancak haklara erişimin zorlaşması, başvuru koşullarının........

© sendika.org