Türkiye’de büyük bilim adamı ve sanatçı olmanın yolu Bediüzzaman’dan geçiyor
Risale Akademi tarafından 13-15 Aralık 2013 tarihleri arasında Diyarbakır'da düzenlenen, "Sanat, Marifet ve İttifak İçin Sosyal Kalkınma Sempozyumu"nda yaptığım konuşmadan...
İki günden beri diğer sempozyumlarda olmayan, daha çok Diyarbakır’da dile getirilmek istenen insan unsuru üzerinde durmak istiyorum. Sanatla bilimin müşterek yaklaşımları üzerinde bir hesap ortaya koymak suretiyle belki biraz düşünmediğimiz, anlamadığımız alana, düşünerek ve anlayarak yaklaşma imkânı sağlayabilirsem ben de kendi görevimi yapmış sayarım.
Önce sanat hakkında yakında söylenen sözlerle ve onlar arasındaki bağı kurmak suretiyle düşünmenin bir yolunu açmak lazım. O da Türkiye’de yaşayan herkesin çok iyi tanıdığı şair Necip Fazıl Kısakürek’ten sanatla ilgili iki mısra diyebilirim:
Sanatsız papağan niçin çok?
Atsız kahraman neden yok?
Böyle bir yaklaşımı var. Ben buna çok katılıyorum. Buna yakın bir ifade gazeteci Yusuf Kaplan Bey’den Nurcularla ilgili bir sunumundaki, “Bu kadar yıl geçtiği halde Nurculardan neden bir sanatkâr, neden bir mütefekkir yoktur ortada?” ifadesi çok düşündürücüdür.
Bunların karşısında Üstadın, “Bu vatanda, fen ve sanat çiçekleri açacak. Her taraf gül ve gülistana dönecektir inşallah.” diye de bir beklentisi var. Bunları bir araya getirdiğiniz zaman bir yanda karamsarlık, bir yanda ümit, bir yanda meselenin belirsizliği var. Meselenin belirsizliğinin sebebini anlamak için benim Avrupa’ya, Fransa’ya gitmem büyük bir şans olmuştur. Oradan da bir hesap, bir yaklaşım sağlayabilmek için orada yaşadıklarımı, gördüklerimi Türkiye ile mukayese etmek suretiyle göstermeye çalışacağım.
Ben Fransa’da “Risale-i Nur’da Modern Bilim ve Modern Sanat Felsefesi” diye bir tez yaptım. Modern sanat felsefesi diye bir düşünceyi, bir anlayışı, konuya sokmamın sebebi Türkiye’de gazeteciliğim sırasında, Felsefe ve Allah, Psikoloji ve Allah, Matematik ve Allah, Cemiyet ve Allah, Tabiat ve Allah konularında yaptığım bir dizi araştırmanın içerisinde Sanat ve Allah’a dair bir yaklaşım sağlamaya çalışmam gerekiyordu. Gazetecilik bana böyle çalışmalar yapmayı amir idi. Dolayısıyla her konunun en iyi uzmanıyla görüşüyordum. Mesela Felsefe ve Allah konusunu Türkiye’nin en büyük ilim adamlarından bir tanesi olan Boğaziçi Üniversitesinde Yalçın Koç ve Allah rahmet eylesin Fikret Kortel ile görüştüm. Matematikçiler derneği başkanıydı. Orman Fakültesinden Necmettin Çepel’le görüştüm. O da Türkiye’de çok büyük bir adam olmuştur. Fikret Kortel zaten Nisbor isimli son çağ fizikçilerinin bir talebesi idi. Ben bunlardan çok şey öğrendim. Ama Sanat ve Allah konusunda öğrenmek istediğim zaman gerek Güzel Sanatlar Akademisine, gerekse sanatçılara gittiğimde aldığım cevap; “Biz konuya yaklaşım sağlayamayız. Eğer Necip Fazıl sağ olsaydı sana bir şeyler söyleyebilirdi” tarzında olmuştur.
Beni o zaman gazeteden uzaklaştırdılar. Sebebi de herkesin genel yayın müdürlüğü makamına göz dikmiş olmalarıdır. Kendi aralarında kavgada bulunan insanlar, bana gazetede bir sandalye dahi vermemişlerdir. Çünkü “Suat Alkan içimizde en iyi gazetecidir. En tepede onun olması gerekir. Ancak o ayak takımı içerisinde kalsın.” mantığı vardır. Bu mantığın içinde yaşadım. Çünkü Hekimoğlu İsmail Yeni Asya Gazetesi’ni bırakıp........
