menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Müslümanlığın Entelektüel İntiharı

32 0
monday

Müslümanlığın Entelektüel İntiharı

Müslümanlığın Entelektüel İntiharı

Robert Reilly’in Müslüman Bilincin Kapanışı kitabı, abartıya kaçmadan söylemek gerekirse etkileyici bir çalışma. Reilly, muhtemelen güçlü bir Katolik mü’min ama işini ciddiyetle yapmaktadır. Bu da bizlere, ciddi entelektüel çalışmalar karşısında duyulması gereken mahcubiyeti yeniden hatırlatmaktadır.

İmam Gazâlî (1058–1111) belki de İslam tarihinin en etkili doktrinerlerinden ve kelamcılarından biridir. “İhyâ” adlı eserinde matematik ve tıp gibi bilimlerin ancak zaman zaman gerekli olabileceğini, bunların daha çok bu dünyaya ait ihtiyaçlarla sınırlı kaldığını belirtirken; “fıkıh”ın, yani şeriatın, hem dünya hem ahiret açısından yaşamsal önem taşıdığını vurguluyordu. Gazâlî’ye göre insan, yaratılışına ve doğasına uygun davranırsa zaten fıkha ihtiyaç kalmazdı. Ancak insanın hem kendisine hem de başkalarına zarar verme potansiyeli olduğu için, onu iki cihanda koruyacak kurallar bütünü olarak fıkıh zorunluydu. Bu nedenle fıkıh, insanlık ve din açısından vazgeçilmez bir düzen kurucuydu.

Ancak Gazâlî’den sonra bugün İslam toplumlarının, doğrudan şeriatın korumayı amaçladığı can, mal, nesil ve akıl ilkeleri bakımından hazırlanan uluslararası İslamilik endekslerinde en dip sıralarda yer alması düşündürücüdür. Artık fıkıh, “Din, güzel ahlaktır” hadisinin işaret ettiği evrensel vicdan ve ahlak üretme kapasitesini de büyük ölçüde ümmet genelinde kaybetmiş görünmektedir.

Eş‘arîlik ve Bilincin Kapanışı

“Hakem olayı” sırasında Hz. Ali’yi siyasal manevrayla zor durumda bırakan Muaviye’nin hakemi Ebû Musa el-Eş‘arî idi. Bu süreç, İslam dünyasında onarılamaz sonuçlar doğuracak Şii–Sünni ayrışmasının önemli kırılma noktalarından da biri oldu. İlginç olan ise daha sonra gelen ve akrabası sayılabilecek Ebû’l Hasan el-Eş‘arî’nin kurduğu Eş‘arî kelamının, sebep-sonuç ilişkisi, mutlak iyiliğin zorunlu olmayışı ve mutlak irade anlayışı üzerinden bugün hâlâ “Müslüman bilincinin kapanması” tartışmalarında merkezi bir referans olarak gösterilmesidir.

Robert R. Reilly (d.1946)  katolik muhafazakâr çevrelerde etkili olmuş eski bir asker, diplomat ve düşünce kuruluşu yöneticisi. Yakın zamanda Türkçeye çevrilen “Müslüman Bilincin Kapanması” kitabını dikkatle okudum. Reilly, bugünkü İslam dünyasının içine düştüğü siyasal ve entelektüel sefaletin kökenlerini Endülüs, Bağdat ve Semerkant gibi merkezlerde üretilen bilgi mimarisinin terk edilmesine, yani bir tür “entelektüel intihara” bağlamaktadır. Bu bağlamda Gazâlî ve Eş‘arî oldukça sert biçimde eleştirilmektedir.

Abartıya kaçmadan ifade etmek gerekirse bu kitap etkileyici bir çalışma. Adanmış bir katolik entelektüelin, siyasal İslam, radikalizm ve terörizmin arka planını anlama motivasyonuyla böyle kapsamlı bir eser ortaya koyması, Batı’daki bazı oryantalist veya müsteşrik geleneklerin meseleleri ne kadar sistematik ele aldığını da gösteriyor. Fakat doğrusu, bu kadar derinlikli bir analiz yapan Reilly’nin, kitabın sonunda ayrıntılarını anlattığı şekilde Yahudilik ve Hıristiyanlıkta “yorulan ve dinlenen, doğuran Tanrı” anlayışından uzaklaşıp, her türlü eksiklikten münezzeh bir Allah tasavvuruna yaklaşmasını beklemek da hakkımızdı. Elbette bu da yazımın ironik bir şakası..

Bizler için Bernard Lewis’in meşhur “Yanlış nerede başladı?” sorusu hâlâ önemini koruyor. Son dönemde Mustafa Akyol’un “Müslüman Aklın Uyanışı” ve “Dinde Zorlama Yoktur” kitaplarını, ayrıca Ahmet T. Kuru’nun “İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık” eserini dikkatle okuyup notlar aldım. Tavsiye ederim.

Reilly, oldukça iddialı bir biçimde, Eş‘arîliğin Tanrı anlayışını, Thrasymachus’un “Adalet güçlünün işine gelendir” tezinin teolojik bir versiyonu olarak yorumluyor. Böyle bir yaklaşım doğal olarak sağlam bir ahlak felsefesini de imkânsızlaştırmaktadır. Reilly’ye göre Eş‘arî kelamı, aklın bütünlüğünü bozduğu için vicdan fikrini de zedelemektedir.

Tasavvuf konusunda ise Reilly, Gazâlî ve Eş‘arî çizgisinin tasavvufu medrese sistemi içinde ehlileştirip asimile ettiğini ve güce devşirdiğini ileri sürüyor. Buradan hareketle tasavvuf, hikmet ve felsefe arasındaki bağın neden koptuğunu anlamak mümkündür.........

© Perspektif