“Batmayacak Kadar Büyük” Miti ve AKP Düzeni
Muhalefetin iletişimindeki en büyük sorun, “nasıl kazanacağız?” sorusunun, “sonrasında nasıl yöneteceğiz?” sorusunun önünde yürümesi. Oysa seçmenin asıl beklentisi giderek daha fazla ikinci sorunun etrafında toplanıyor. Çünkü belirsizlik korkusu, en ağır ekonomik yıkımlarda veya baskı dönemlerinde dahi her zaman statüko lehine çalışır.
- SALİH CEM PİŞKİN
- 6 Ocak 2026
Türkiye’de şu soruyu herkes en az bir kere duymuştur: “AKP düzeni, onca krize rağmen nasıl hala ayakta?”
Genellikle bilindik cevaplar verilir: Devlet imkânları,medya gücü, sermaye ilişkileri, hukukun siyasallaşması, dış konjonktür, güvenlik politikaları… Bu cevapların hepsi doğruluk payı içerse de eksik. Çünkü hemen hepsi sadece iktidarın gücüyle ilişkili ve AKP düzeninin bugüne kadar yıkılmamasını genellikle “çok güçlü oluşuna” bağlamak işin kolayı.
Kabul etmek gerekir ki, bu “güçlü bir iktidar” anlatısı, aynı zamanda muhalefetin de uzun süre işine geldi. Bu anlatıyla yenilgiyi açıklamanın en konforlu yolu bulunmuş olur: “Biz kaybetmedik, onlar çok güçlüydü.”
Bu pasif kabulleniş, bugün Türkiye’de “AKP gitsin” diyen milyonlar çoğunluk olsa da aynı milyonların önemli bir kısmının, içten içe “Peki ya giderse?” soruna cevap verememesiyle de sonuçlandı.
Çünkü yıllardır büyük çoğunluk için sorun artık iktidarın kendisinden çok, iktidar sonrası belirsizliktir. İnsanlar yoksullaştı, güvencesizleşti, borçlandı; ama aynı zamanda “bildikleri kötülükle” yaşamaya alıştı. Tanıdık olan, kötü bile olsa belirsiz olana tercih edildi. Milyonlarca insan mevcut düzenden şikâyetçi olsa da şu soruyu aklından çıkaramadı:
“Bu düzen bozulursa daha kötüsü olur mu?”
Bugün meseleyi artık herkes için de başka bir yerden okumanın zamanı: AKP düzeni sadece güçlü olduğu için değil, esas olarak kimse onun değişmesinin sonuçlarını sahici şekilde göze alamadığı için ayakta. İşte AKP’nin en güçlü sigortası tam olarak bu belirsizlik halinin etrafında şekilleniyor.
“Batmaz” Algısının Siyasi Arka Planı
“Too big to fail” kavramı ilk kez büyük ölçekte 2008 küresel finans krizinde gündelik dile girdi. Bazı bankalar ve finans devleri o kadar büyümüştü ki batmaları yalnızca kendilerini değil, bütün sistemi çökertecek bir zincirleme reaksiyon yaratacaktı. Bu yüzden serbest piyasanın kendi mantığına aykırı biçimde devletler müdahale etti, kurtarma paketleri açıklandı, zararlar kamulaştırıldı.
Kritik nokta şuydu: Bu kurumlar batmayacak kadar güçlü oldukları için değil, batmalarına izin verilmediği için ayakta kalabildiler ve bu kurtarma politikalarının bedeli, yıllar boyunca milyonlarca insanın yoksullaşmasıyla, ücretlerin erimesiyle, bölüşümün birileri lehine bozulmasıyla, sosyal devletin tasfiyesiyle ödendi.
Türkiye’de bugün yaşadığımız şey, bu mantığın siyasete transfer edilmiş hâli.
AKP, yıllar içinde yalnızca bir iktidar partisi olmaktan çıkıp etrafında oluşan ekonomik, hukuksal ve idari ağlarla birlikte, batması “sisteme risk” olarak tarif edilen, böyle algılanması istenilen bir rejime dönüştü. Ve artık AKP, gitmesi halinde, iktidarla iç içe geçmiş geniş bir ekonomik çevreyi de sarsacağı için, her kriz anında “batmaması gereken” bir temel yapı konumuna oturtulmuş durumda.
AKP’nin çöküşünün bütün sistemi sarsacağı savı, tıpkı batmaması gereken bankalar gibi, onun gerçekten güçlü olmasından çok, sistemin ona göre örgütlenmiş olmasına dayanıyor.
2001 Krizi: Devlet- Sermaye Dengesinin Değişimi
Bugünkü düzeni anlamak için 2001 krizine dönmekte fayda var. 2001 krizi büyük bir ekonomik çöküşün yanı sıra, Türkiye’de 1980’lerden beri süregelen eski devlet-sermaye dengesinin de dağılması anlamına geliyordu. Bankacılık sistemi çöktü, kamu maliyesi iflasın eşiğine geldi, siyasal düzen hızla itibar kaybetti.
Bu çöküş, 2002’de AKP’nin önünü açan temel siyasal zemini yarattı.
AKP iktidarının ilk yılları, büyük ölçüde bu enkazın üzerinde şekillendi. Uluslararası sermayeyle uyumlu ekonomi politikaları, özelleştirmeler, dünyadaki parasal genişlemenin imkânlarını da kullanan sıcak para girişi ve ucuz krediyle finanse edilen bir büyüme süreci başladı. O yıllarda büyümenin kaynağı hâlâ büyük ölçüde piyasa mekanizmalarıydı.
Ancak bu tablo zamanla değişti. 2010’lardan itibaren büyüme giderek daha fazla doğrudan devlet eliyle yeniden dağıtılan rantlara yaslanmaya başladı. Kamu ihaleleri, büyük altyapı projeleri, şehir hastaneleri, otoyollar, köprüler, enerjiden inşaata uzanan devasa bir transfer sistemi kuruldu. Bulunan ucuz kredilerin ve Türkiye’ye dışardan akan paranın, üretim yerine betona, inşaata akıtılması bir tesadüf değildi. Bu aşamadan sonra artık piyasa değil, devlete yakınlık ekonomik başarının temel belirleyeni olmaya başladı. 2013 sonrasında bu yapı........
