Kutuplaşmanın Evrimi
Gençler sağlıklı şekilde politize edilebilir. Siyasi cenahlar kendi kültürlerini, doktrinlerini endoktrine etmeden de kültürel iktidar kurabilir. Tarih döngüsel değildir. İnsanın iradesi vardır.
HALİL İBRAHİM ALBAYRAK
Bir zamanlar ideolojilerin kızıl ve siyah bayraklarla, devrim naralarıyla, sokak çatışmalarıyla çarpıştığı o ateşli dönemden, bugün herkesin kendi dijital mikro-kabilesinde yaşadığı, karşı tarafı tiksintiyle andığı, duygusal bir soğuk savaşa geçişi izliyoruz. Bu, yalnızca siyaset biliminin değil sosyolojinin, sosyal psikolojinin, iletişim teorisinin ve hatta felsefenin kesişiminde yatan, modern demokrasilerin ruhunu içten içe kemiren bir fasit daireye evriliyor.
“Politik kutuplaşma” ve “sosyolojik kutuplaşma” kavramlarıyla hiç karşılaşmamış olmayı tercih ederdim. İlki, klasik yarılma kuramlarının (cleavage theory) aşina olduğu, sosyo-ekonomik, dini ve kültürel fay hatlarının siyasal arenada örgütlendiği, ideolojik programların çatıştığı bir süreçtir. İkincisi ise post-ideolojik, post-modern bir çağın ürünü. İdeolojilerin solduğu, yerini yaşam tarzı tercihlerinin, sembolik aidiyetlerin, duygusal tepkilerin ve kimlik savaşlarının aldığı bir kutuplaşma türü.
Birincisi mobilizasyon üretiyor, sokakları dolduruyor, gençleri siyasi kavgalara çekiyor, ikincisi anomi doğuruyor, paralel gerçeklikler yaratıyor ve ortak kamusal alanı yok ediyor. Politik kutuplaşma en azından diyalog ve müzakere zeminine imkânı tanır (ne kadar sert ve şiddetli olursa olsun). Sosyolojik kutuplaşma ise diyaloğu imkânsız kılar, çünkü “öteki” artık insan olmaktan çıkmış, bir “karikatüre”, bir “tehdide” dönüşmüştür.
1980’lerden günümüze uzanan toplumsal laboratuvarı mercek altına almak rasyonel bakış açısı sunabilir. Birçok coğrafya, neoliberal küreselleşmenin hemen her “gelişmekte olan” ya da “yeni demokrasi” diye nitelenen toplumda yarattığı travmayı yaşadı. Mesele evrenseldi. Bir toplum nasıl olur da ideolojik ateşten tüketim konforuna, oradan da kimlik savaşlarına savrulur? Bu savruluş, demokrasiyi nasıl içten içe erozyona uğratır? Ve en önemlisi, çıkış yolu var mıdır?
Politik Kutuplaşmanın Klasik Çağı: İdeoloji, Cleavages ve Şiddet Döngüsü
Seymour Martin Lipset ve Stein Rokkan’ın ünlü yarılma kuramı (cleavage theory) onlara göre, modern demokrasiler, toplumsal yarılmaların siyasal sisteme yansıtıldığı arenalardır. Bu yarılmalar dört ana eksende oluşur: Merkez-çevre (ulusal entegrasyon vs. bölgesel/yerel direniş), devlet-din (sekülerleşme vs. dini otorite), tarım-sanayi (tarım çıkarları vs. endüstriyel kapitalizm) ve mülk sahipleri-işçiler (sınıf çatışması). Bu, politik partileri doğurur, siyaseti anlamlı kılar ve toplumun enerjisini siyasal mobilizasyona dönüştürür.
1970’lerin sonlarına doğru birçok toplum, derin bir politik kutuplaşma yaşıyordu. Sol ve sağ, iki ayrı “dünya görüşü” olarak örgütlenmişti. Bir yanda sınıf mücadelesi, anti-emperyalizm, kolektivizm, eşitlik talebi ve devrimci umut… Diğer yanda milliyetçilik, anti-komünizm, geleneksel otorite, mülkiyet hakkı ve muhafazakâr düzen. Bu kutuplaşma, yalnızca parti programlarında ya da seçim bildirgelerinde değil üniversitelerde, sendikalarda, sokaklarda, kahvehanelerde, hatta aile sofralarında kendini gösteriyordu. Sokaklar, ideolojik kampların savaş alanı haline gelmişti. Okullar cepheleşmiş, sendikalar siyasallaşmış, basın iki kutba bölünmüştü. Gençler derneklere, gençlik kollarına, hatta silahlı gruplara katılıyor “devrim” ya da “vatan” uğruna can veriyordu. Kutuplaşma o kadar yoğundu ki, toplum “negatif bütünleşme” ile ayakta duruyordu. “Biz”i tanımlamak için “onlar”a şiddetle ihtiyaç duyuluyordu. Bu, Carl Schmitt’in “siyasetin özü dost-düşman ayrımıdır” tezinin en somut haliydi.
Politik kutuplaşma, antagonizmi (düşmanlık) açıkça ortaya koymuş ve bu sayede siyaseti merkezine almıştı. Fakat bu tür kutuplaşmaların sonu vardı. Aşırı gerilim, şiddeti tetikleyince Soğuk Savaş dönemi askerî müdahaleler, o politik kutuplaşmaları kanlı bir biçimde sonlandırdı. Darbe, hem solun hem sağı ezdi, binlerce insanı hapsetti, idam ya da sürgün etti. Bu da toplumlarda derin bir travma yarattı. İnsanlar “politika” kelimesinden bile ürker hale geldi.
İşte tam burada, tarihsel bir kırılma yaşandı: Depolitizasyon dönemi.
Bu depolitizasyon, yalnızca baskı yoluyla değil aynı zamanda ekonomik bir devrimle pekiştirildi. Askerî rejimlerden sivil yönetime geçiş, neoliberal reformlarla çakıştı. Kamu iktisadi teşebbüsleri özelleştirilmeye başlandı, ithalat serbestleşti, ihracat teşvik edildi, tüketim toplumu bilinçli olarak inşa edildi. Karizmatik sivil liderlerin önderliğinde “para kazan, tüket, zengin ol” anlayışı, eski ideolojik kamplaşmayı eritti. Dini sermaye ile seküler burjuvazi aynı pazarda, yan yana gelmeye başladı. Köylü, kentlere göç ediyor, kentli tüketici oluyordu. Televizyonlar, reklamlar, yeni alışveriş merkezleri, “hayal........
