“Siyasi Ahlak”ın İflası ve Toplumsal Rasyonalite
“Siyasi Ahlak”ın İflası ve Toplumsal Rasyonalite
“Siyasi Ahlak”ın İflası ve Toplumsal Rasyonalite
Bir sosyolojiye sahiplik eden Cumhurbaşkanı Erdoğan siyasi hayatta olduğu ve anketler de onu korkutmadığı müddetçe karpuzu ortadan ikiye ayırmaya devam edeceğiz. Onu dilimli görmek isteyenler biraz daha bekleyecek.
Bir çoğumuzun, istisnalar bir yana, anketlere güven duymakta zorlanan bir yapısı var. Hele ki halkın nabzı açısından baktığımızda tablo, Ankara’da yapılan tartışmalardan bir hayli uzakta. Bu açıdan bakıldığında ülkeye ciddi maddi maliyetler getiren 19 Mart depremi ve uzantılarının yarattığı etki, iktidarın hesaplarıyla izdüşüm içerisinde ilerlemekte. İmamoğlu davasının toplum nezdinde notlanma niteliği ve seviyesi çok farklı bir düzlemde seyretmekte. Birileri “siyasi süreç”, “hukukun üstünlüğü”, “lekelenmeme hakkı”, “masumiyet karinesi”, “dosyaların gizliliği”, “özel hayatın gizliliği”, medyanın 28 Şubat ya da malum yapı medyası dönemlerinden farkı kalmadığını dillendiredursun, siyasi getiriler itibariyle beklenen sonuçları getirmediğini söylemek mümkün değil. Partinin iç karışıklıklar yaşamasına itirafçı ifadeleri eşlik ediyor. Bir takım belediye başkanlarının AK Parti’ye geçmesi, muhtemel bir “mutlak butlan” ya da “kapatma davası” süreçlerinin yaratacağı etkilere birtakım belediye başkanlarının rezilliklerinin eşlik etmesi, Ankara’daki gündemin ana parçalarını oluşturmakta. Ankara’daki kürsülerden diledikleri kadar karşıt “İktidar bataklığı” örnekleri dile getirilirse getirilsin, özellikle topu göğsünde yumuşatan kitleler açısından kimliksel savunma mekanizmalarına ana muhalefetin tehditleri, ortaya saçılan kepazelikler, eğri-doğru iddialar eşlik etmekte.
Bundaki en önemli saik içinde bulunduğumuz Cumhurbaşkanlığı Sistemi ve siyaseti karpuz gibi ikiye bölen niteliği. Zaten varolan ve yıllardır çeşitli görünümlerde tansiyonu artıp eksilen sosyolojik karşıtlıklar, konsolidasyon dili ve çatışma retorikleri, toplumun önüne konan örneklerin sarsılmaz zeminini oluşturmakta. Gelişmeler yeni olsa da, puanlama yapan zihniyetin elinde bolca tarihi arka plan da mevcut. Meselenin siyasi olması, özellikle muhafazakar toplumsal tabanda zerre miskal önem arzetmemekte. Muhalefet kanadının geçmişinde de bu rasyonaliteyi haklı çıkaracak yüzlerce örnek mevcut. Öyle 28 Şubatlara falan uzanmaya gerek yok; yakın tarih de bunlara şahit.
Hikayenin başındaki “adaylık” çıkışı ve buna hazırlık içinde geçen yıllar; o yılların içine serpilmiş mevcut belediyelerin beytülmalından istifade meselesi, toplumsal şuuraltında zaten belediyelerin bir rant merkezi olduğu ve “herkesin yaptığı” kuvvetli zannıyla dolu. Bir de bu rant konularına toplumun en nefret ettiği ahlaki erozyon konuları eklendiğinde tablo daha da netleşmekte. Bir de buna toplumun “biz bu haldeyken bu iffetsizler hem kasalarını dolduruyor, hem de ahlaksızlık girdabında gününü gün ediyor” öfkesini ekleyin. Bu noktada “Bunlar bir yapmışsa, iktidar ve ortakları bin yapıyor ama onlara dokunulmuyor” tespiti anlamını yitirmekte. Toplum, durumun “tencere dibin kara” olduğunun gayet farkında, daha doğrusu kuvvetli intiba bu güçlü algı üzerine oturmakta.
Sokaktaki ortalama insan, hele ki yaşı kemale ermiş olanlar, siyasetin finans olmadan yapılmadığını gayet iyi bilmekte. Dün de böyleydi, bugün de. Bunu anamuhalefet tabanı da iyi bilmekte ve her iki kesimin tabanları bu gerçeği kendi sosyolojik beklentileri ve hedefleri doğrultusunda meşrulaştırmakta. “İnkâr” hiçbir kesimde karşılık bulmayan bir saflık.
“Tencere Dibin Kara” Ortamı Umutsuzluk İçindeki Rasyonaliteyi Besliyor
Görünen tabloda da zihin şöyle işliyor ve dile geliyor:
“Yıllardır liderliği bırakmamış, taban ile özdeşleşmiş, kendisine adeta sosyoloji yaratmış bir büyük liderliğe karşı, aynı yöntemleri kullanarak kafa tutan bir kişilik. Üstelik ne güven inşa etmede kendini ispat etmiş, ne de dış politikayı da kapsayan beka konularında partisi bu topluma güven vermiş. Yani toplum ve dış politika konularında güven vermeyen bir muhalefet, kendi içinden bir aday çıkarıyor; bu aday, belediye başkanlığından başka her işe soyunuyor, geçmiş dönemlerdeki şaibeli işlerle anılması yetmiyor, 2019’dan beri kendisi ve çevresi adına nice pervasız, fütursuz vukuata yol veriyor, partisi ve çevresinde ahlaksızlık ayyuka çıksa da cezasız kalıyor, deprem, sel gibi felaketlerde “tatil beldesinden resim vermeyi” kendine yakıştırabiliyor, üstelik kafa tuttuğu ‘Reise’ karşı siyasetin tüm kirli yollarını denemekten de geri durmuyor!”
Dikkat edilirse bu pasajı özellikle ikinci kısmını, özneyi değiştirerek bugün gücü elinde bulunduranlar, ülkeyi yönetenler için de kurmak mümkün. Örnekleri ziyadesiyle artırmak da öyle. Olguların dolgu malzemesi olması, esas zeminin kimlik ve sosyo-politik habitat olduğunu ortadan kaldırmıyor. Yani bir ya da yüz kötü örnek farketmiyor.
Mesela bir benzer pasaj daha paylaşalım ve yukarıdaki gibi okumaktan keyif alacak kesimleri aynaya ve geleceğe odaklanmaya davet edelim:
“Bugün eğer Meclis’in işlevsizliğinden, yargının baskı altında olduğundan, yürütmenin keyfe keder boz yap siyasetinden, rant mekanizmalarının fütursuzca işlemesinden, yolsuzluk ağının engelsiz, denetimsiz her yanı kaplamasından, eşe-dosta çekilen kıyaklardan hesap sorulamamasından, mala mülke çökenlerin pervasızlığından, özgürlük-güvenlik denkleminin bertaraf edilmesinden, bireysel özgürlüklerin tarumar edilmesinden, ekonomik gidişatın kayıplarının telafi edilememesinden, gözü doymayan azınlık karşısında karnı doymayan milyonlardan bahsediyorsak, bunun sebebi yandaş menfaat şebekelerini koruyan, gücü paylaşmaya yanaşmayan, istişare mekanizmalarını dumura uğratan, şeffaflığı ve denetimi ortadan kaldıran, hukuku by-pass eden, velhasıl; kudret yüzüğünü tek bir kişinin parmağına takan bu sistem (daha doğrusu sistemsizlik); anayasasızlık, hukuksuzluk yüzündendir.”
İşte toplum, bu kirlenmişlik içinde tercih yapmaya zorlanıyor. Bu durum yaklaşık on yıldır devam ediyor. Bu sistem aynı zamanda yüzden fazla partinin de şansını minimuma indiriyor. Çünkü kazanan büyük ihtimalle hepsini alıyor. Toplum hem kazanmaya, hem de kaybettirmeye oy kullanıyor. İki parti, bütün bir seçmen bloğunu (hatta kararsızları) domine diyor, bloke ediyor. Çünkü bu tercihler dışındaki yönelimler -iç huzur dışında- siyasete, ekonomiye, toplumsal kültüre, jeopolitiğe hiçbir etki etmiyor. Sarsılmaz oldukları düşünülen ideoloji ve kimlik tabanlı partiler bile bu bloklardan birine yanaşmak zorunda kalıyor. Üstelik bir parça zemin kazanmak, birkaç vekille Meclis’te ve toplum önünde görünür olmak, bir parça sesini duyurabilmek (o da kendi mahallesine) bazı pazarlıklarda küçük de olsa yer alabilmek, ama asla sistemin özüne dokunabilecek bir gücü elde edememek gibi bir sarmalın da içinde dönüp duruyorlar.
Bu cendere hali de siyaseti ve siyasetçiyi en ilkel yönteme, yani “toplumsal kesim suçlama” sporuna itmekte. Oysa aynı hususlar kendi seslendiği toplumsal taban için de geçerli. Daha doğrusu, öncelik hem partileri, hem siyaseti, hem de toplumu kişiliksizlik girdabına iten bu sistemden çıkış yollarını aramakla mümkün. O da, öncelikle sözünün eri, dediği gibi görünüp göründüğü gibi olabilen bir siyasetle mümkün. Küçük partilerden bir kısmı, küçük olmanın da avantajıyla, sınanmadıkları ve etkili olamadıkları alanlarda kısmen bir ”adil şahitlik” düzlemi oluşturabiliyorlar. Ama gücü kaybetmemeye ve kazanmaya çalışan partiler “siyasi ahlak yasası”nın inşa edilemedeği bir düzlemde oyunu “kurallarına göre” oynamakla meşgul. Saf olmayan toplum da bunu gayet iyi gözlemliyor ve “adalet”, “hak”, hukuk”, “dürüstlük”, “şeffaflık” gibi söylemlere asla ram olmuyor. Zira bu dildeki retoriğin, bozuk........
