menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Eğitim, Şiddet, Kök Kaynakları ve Çözüm Yaklaşımı Üzerine

25 0
22.04.2026

Eğitim, Şiddet, Kök Kaynakları ve Çözüm Yaklaşımı Üzerine

Eğitim, Şiddet, Kök Kaynakları ve Çözüm Yaklaşımı Üzerine

“Zorunlu eğitim standart, kitlesel, merkezi bir eğitim-öğretim formu. Her öğrenciyi aynı kabul eden, her öğrenciyi tektipleştirmeye çalışan son derece buyurgan, otoriter bir yapı. Bir taraftan öğrenciyi özel, biricik kabul ettiğini söylüyor, farklı zekâ türlerinin bulunduğunu ifade ediyor diğer taraftan öğrencileri standart bir ölçme-değerlendirme sistemine tabi tutuyor.”

Şiddet salt okulda değil; hastanelerde, TBMM’de, sokakta, adliyede, futbolda da sıklıkla gördüğümüz bir olgu. Dozu da sayısı da gittikçe artıyor. Artan bu gerçeklik karşısında korunaklı alanlarımız berhava olurken, güvenlikten tutun sosyo-psiko desteğe kadar bir dizi alanda da yetersizlikler kendini baş gösteriyor. 

Şiddet gibi girift ve çok katmanlı bir olgunun; psikolojik, sosyolojik, ekonomik ve kültürel değişim boyutlarının olduğu ve çok bileşenli dinamiklerin yumağıyla zuhur ettiği için, indirgemeci bir yaklaşımla salt bir nedene ve boyuta bağlamak gerçeği perdelemek olur. Sadece gerçeği perdelemek değil çözümü de ıskalamayı beraberinde getirir. Sorunun eğitim sisteminden kaynaklı nedenleri olduğu gibi dijital oyunlar, ailelerin beklentileri, çocuğun taleplerindeki başkalaşım, sosyal medyanın tahribatı, adalet ve özgürlük taleplerinin kıstırılması,  çocuk yetiştirme tarzındaki değişim, çocukların aldığı rol modeller, fark edilme ve kendini kanıtlama gibi psiko arkaplanı gibi daha çokça sıralanabilecek bir dizi dinamikler sözkonusu.

Tüm bu dinamiklerin ve çok bileşenliliğin şiddeti; nasıl okula, sokağa, adliyeye, meclise, hastanelere taşıdığını, şiddetin kök kaynağını ve bu kaynağı kurutmaya dönük atılacak adımların neler olduğunu sosyolog, yazar, öğretmen ve Özgür Eğitim-Sen başkanı olan Abdulbaki Değer ile konuştuk. 

EĞİTİMDE ŞİDDET HADİSESİ, SALDIRGANIN ŞAHSINDA TÜKETİLEBİLECEK BİR OLGU DEĞİL

Siz yıllardır eğitimde şiddet sorunu ile insanları da içine kattığınız sistem dediğiniz yapı arasında ilişki kuruyor, failin sıra dışı hikâyesine odaklanmanın gerçeği perdelemeye iteceğini belirtiyorsunuz.  Meseleyi başka hangi düzlemlerde tutuyor olmamız, şiddet-sistem ilişkisini perdelemeye bizleri iter?

Öncelikle yaşadığımız elim hadisede hayatlarını kaybeden öğretmen ve öğrencilerimize rahmet, yaralılarımıza acil şifalar, başta aileleri olmak üzere tüm Türkiye’ye sabırlar diliyorum. Bu tür kritik hadiseleri ciddiye almak ve ciddiyetle konuşmak çok önemli. Olayları fail üzerinden şüphesiz konuşacağız. Ancak fail, hüda-i nabit gibi kendi başına yetişmediği gibi olayın gerçekleştiği yer de, bir hayat yapılanması olması hasebiyle kaçınılmaz şekilde işin içindedir. Olay gerçekleşmeden önceki vaziyetiyle işin içindedir, olay gerçekleştikten sonra yapılıp edilenler, yapılış şekilleri vs. ile işin içindedir. 

Dolayısıyla meseleleri yerli yerine oturtmadığımız, bağlantılarını açığa çıkarmadığımız her çaba, bizi sürüklendiğimiz döngü içinde kalmaya mahkûm edecektir. Eğitimde şiddet hadisesi bu açıdan saldırganın şahsında tüketilebilecek bir olgu değil. Hele hele bahsettiğimiz saldırganlar ortaokul öğrencisi ise ve ani bir öfke patlaması neticesinde bir tür cinnet hali içinde olaylar gerçekleşmiyorsa o zaman meseleyi geniş bir spektruma oturtmalıyız. Olayı gerçekleştiren kişi hangi evde ne tür bir ilişki içinde hayat sürüyor? Okuldaki durumu, uyumu nasıldı? Madem olay sonrasında saldırganın olayı gerçekleştirme potansiyeline ilişkin bunca şey söyleniyor, neden süreç içerisinde bunlara ilişkin anlamlı bir tedbir alınmadı? Yüzlerce hatta binlerce öğrencinin yaşadığı, sosyal hareketliliğin yoğun olduğu okullarda gerekli güvenlik önlemlerinin olmayışını nasıl izah edeceğiz? Çantasına silah dolduranın elini kolunu sallaya sallaya girebileceği bir kurumsal yapılanma normal mi? Nasıl bir hayat organizasyonumuz var ki, şiddet, uyum, çatışma, gerilim vs. yoğunluklu bir görünüm arz ediyor? 

Dolayısıyla sistem derken sadece bir devlet organizasyonundan bahsetmiyorum. Devlet, sivil fark etmeksizin genel bir toplumsal-siyasal organizasyondan, bu sistemin işleyişinden bahsediyorum. Okul bu işleyişin, bu döngünün bir parçası ve ondan asla bağımsız olmayan bir yansıma kurumu esasında. Üstelik yansıma kurumu olmanın dışında da pek çok dezavantajı bünyesinde barındıran bir yapı. İdeolojik-politik karakterinden tutun normal zaman, mekân planlamasına, ilişki biçimine, işleyişine, öğrencilerin muhatap olduğu içeriğe vs. uzanan çok boyutlu bir hırpalayıcı kurum okul. Haddini aşan niteliğiyle pek çok iş ile halelenmiş ancak yapısı ve potansiyeli itibariyle bunların çoğunu kaldırmaktan aciz, hadsiz bir yapı. 

KİŞİSEL GELİŞİM MANTIĞININ UÇUCULUĞUNDA ANNE-BABA YETKİNLEŞEMEDİĞİ GİBİ, ÇOCUKLARINDA OTORİTEYİ DE KAYBEDİYORLAR

Şiddetin sosyo-psikolojik, eko-politik belki de kültürel değişim gibi faktörlerle girift ve çok katmanlı bir olgu olduğunu unutmadan, anne ve babanın çocukla ilişkilerindeki çarpıklık, şiddeti doğurabilir ve besleyebilir mi? Anne-babanın mesela; çocuğuna ayrıcalıklı davranması, toz kondurmaması, zorluklarla tanıştırmaktan kaçındırması, hazırcılığa kondurması, diğer çocukların yanında biricikliğini vurgulaması, yerli yerinde kızmaması, özgür yetiştirmesi adına çocuğuna dilediğini yapma serbestisi vermesi, cezalandırmadan kaçınması, notuna-netine ve diplomasına titrediği kadar vicdanlı, adaletli ve merhametli olmasına titrememesi, çocuğun otorite anne-babanın edilgen rolüne evrilmesi gibi daha çokça sıralanacak tutumlar yani çocuk yetiştirme tarzındaki bu modern model, şiddeti doğurur ve besler mi?

Bu soru çok kritik bir soru ve şiddet temalı tartışmamızın karanlık bölgelerini aydınlatma potansiyeli taşıyor. Soruda da dile geldiği üzere klasik baba-anne veya ebeveynlik yerini “modern” diye ifade edilen bir ebeveynliğe bırakıyor. Bu bir tercih üzerinden, seç-beğen basitliğinde gerçekleşen bir şey değil. Dünya büyük bir değişim geçiriyor. Türkiye’nin de içinde yer aldığı bu döngüde sabit olan tüm kurumsal yapılar, kimlikler, roller başkalaşıyor. Çünkü bunlara hayat veren yaşamın ritmi, dokusu, ruhu başkalaşıyor. Kentli, eğitimli, zaman ve mekân sıkışmasına maruz kalan, aidiyet bağları çözülen, güven düzlemi başkalaşan bir tarihsel-toplumsal gerçeklik içinde bir takım........

© Perspektif