Takvim Değişir, Peki Ya İnsan? _ 2026’nın Bize Gelişi
İnsanlık, yüzyıllardır aynı derste takılı kaldı: Güç ile adaletin, korku ile özgürlüğün, hırs ile vicdanın sınavı. Takvim yeni bir sayfaya dönüyor, bizse aynı imtihanın şıkları arasında…
Yeni yıl, aslında kendimize tuttuğumuz aynanın adı. Bu yıl bizi kim yönetti? Korkularımız mı, hayallerimiz mi? Hangi adım bize aitti, hangisi dayatılmıştı?
Kendi küçük hayatlarımızın sevincini ararken, dünyanın büyük gürültüsü kapımızın eşiğine kadar geldi. Artık hiçbir kader sadece bize ait değildi.
***
Son yıllarda dünya, belirsizlikle daha fazla yoğruluyor. Devletler yeni müttefikler, sermaye yeni sınırlar, teknoloji yeni yasalar buluyor. İnsan ise tüm bu değişimin ortasında, çoğu zaman sadece seyirci konumunda sıkışıp kalıyor.
Güç dengeleri yeniden çizilirken, uzun süre “güvenli dünya” diye pazarlanan hikâye gürültüyle çatlıyor. Batı’nın, bir zamanlar örnek gösterilen “refah ve birlik” masalı, artık ancak eski fotoğraflarda yaşayan bir hatıra gibi. Washington ile Avrupa arasında güvenlik anlayışı farklı yönlere savrulurken; ABD artık Avrupa’yı yalnızca güvenlik açısından desteklenmesi gereken stratejik bir müttefik olarak değil; kendi omzuna binen bir yük, bir maliyet unsuru olarak görme eğiliminde. Bu yeni bakış, Atlantik ittifakının omurgasını sarsıyor; çünkü ABD’nin kendi stratejik öncelikleriyle Avrupa’nın güvenlik algısı birbiriyle örtüşmüyor artık. Bu ayrışma, yalnızca ittifakların yeniden değerlendirilmesine yol açmıyor; küresel aktörlerin rol ve ilişkilerini de yeniden tanımlıyor. Paris’ten Berlin’e, savunma bütçeleri üzerine yeni tartışmalar yükseliyor. Avrupa artık kendi güvenliğini satın almak için daha fazla harcama yapmak, savunma kapasitesini artırmak ve yeni askeri yatırımlar planlamak zorunda kalıyor.
Mesele sadece güvenlik de değil. Avrupa’nın refahı da sarsılıyor. Sosyal devlet modellerinin mali yükünü yaşlanan nüfus tek başına taşıyamıyor; kamu maliyesi baskı altında, büyüme ivmesi zayıf, işgücü dinamikleri kırılgan. Çin’in ekonomik ve teknolojik ağırlığı, Hindistan’ın bölgesel yükselişi ve Rusya’nın stratejik hamleleri, artık yalnızca yerel çatışmaların değil, büyük güçler arasındaki denge arayışlarının da merkezine oturuyor.
Bu yeni tabloda Avrupa, artık eskisi kadar sağlam bir jeopolitik omurgaya sahip değil; dengeler birden fazla eksene açılıyor. Avrupa’nın içinde daha sessiz ama daha tehlikeli bir hareket büyüyor: Aşırı sağ yalnız oyunu değil, cesaretini ve siyasal alanı belirleme iddiasını da artırıyor. Göçmen karşıtlığının, iklim krizinin ve ekonomik eşitsizliğin üzerine öfke de binince; İtalya, Macaristan, Almanya, Fransa, Avusturya, Finlandiya, İsveç gibi çok sayıda ülkede sağ dalga siyasetin yönünü sertçe değiştiriyor. Avrupa’nın geleceği korkunun sınırları içinde yeniden çizilmeye hazırlanıyor. Eski Avrupa rüyasının yerini sert, içe kapanık, korku odaklı bir siyaset alıyor.
Avrupa’da içine kapanma refleksi çalışıyorken, dünyanın farklı cephelerinde ateşler yükseliyor. Çatışmalar, insanlığın artık güvenliği değil; temel varlığını korumayı öncelediği bir döneme sürüklendiğini gösteriyor.
Suriye’nin topraklarında süren dönüşüm süreci, sadece bir ülkenin rejim hikâyesi değil; bölgesel dengelerin yeniden yazıldığı bir laboratuvar gibi örneğin. Savaşın ardından ülkenin merkezi otoritesi zayıflarken, farklı güç merkezleri etnik, mezhepsel ve siyasi ayrışmalarla birlikte yeni kırılma noktaları yarattı. Bu coğrafya, dış müdahalelerin, darbe döngülerinin ve parçalanmış toplumsal yapıların gölgesinde, kalıcı istikrarı ararken bile yeni çatlaklar üretiyor. Bizi, egemenlik, aidiyet ve güvenlik üzerine tekrar tekrar düşünmeye zorluyor.
Özellikle Lazkiye, Tartus ve Humus gibi bölgelerde, rejimin destekçisi güçler tarafından Aleviler, Nusayriler (hatta Hristiyanlar) gibi mezhepsel azınlıkların hedef alındığı saldırılar ve kitlesel kayıplar yaşandığına dair çok sayıda rapor mevcut. Binlerce sivilin yaşamını yitirdiği bir şiddet dalgası…
Böyle bir dönemde Suriye’nin birliğini ve istikrarını koruyacak etkili bir merkezi otoritenin varlığı hâlen tartışmalı; farklı bölgesel ve uluslararası aktörlerin müdahaleleri, ülkenin yeniden yapılandırma sürecini karmaşıklaştırıyor. Suriye’de merkezi otoritenin zayıflığı, farklı azınlık ve toplulukları güvenlik arayışında büyük güçlerin nüfuz alanlarına doğru itiyor; kuzeyde ABD destekli yapılar kendi otoritesini kurarken, güneyde İsrail güvenlik kaygılarını ileri taşıyan hamlelerle sahaya daha fazla müdahil oluyor. Bu tablo, Suriye’nin geleceğinin yalnızca Şam’da değil, bölgesel güç merkezlerinin hesaplarında belirlendiğini gösteren en çarpıcı işaret.
İran ile İsrail arasında yine bu yıl yaşanan çatışmalar (12 Gün Savaşı), bölgenin her an yeni bir kırılma üretebileceğini tekrar tekrar hatırlattı. İran’ın nükleer programına yönelik saldırılar, Tahran’ın yalnızca askeri değil, siyasal dayanıklılığını da sınadı. Bu gerilim, haritaların masa başında değil; füze izlerinin gölgesinde yeniden çizildiğini gösteriyor. Suriye’de zayıflayan merkezi otorite nasıl yeni nüfuz alanları doğuruyorsa, İran’ın da bölgedeki ağırlığı artık daha fazla sorgulanan, daha kırılgan bir zeminde duruyor. Bir dönemin kesinmiş gibi görünen güç dengeleri, şimdi bir elin tersiyle silinebilecek kadar kaygan görünüyor.
Filistin meselesi, insanlığın tam gözünün önünde bir asırdır açık bırakılmış bir yara… Kanıyor, kabuk bağlatılmıyor, kanadıkça susuluyor. Uluslararası hukuk, insan hakları, vicdan dediğimiz o ortak pusula bu........
