menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye’nin Bu Savaşa Hamlesi Ne Olmalı?

27 0
thursday

Türkiye’nin Bu Savaşa Hamlesi Ne Olmalı?

Yanıbaşımızda İslam düşmanı Siyonistlerin katliamları altındaki Filistin, Lübnan ve İran, sadece kendileri için direnmiyor. Bir bölümü isteyerek, bir bölümü istemsiz olarak, aslında bütün ümmet için, Mescid-i Aksa için, İslamiyet için direniyorlar. Yoksa Gazzelilere topraklarını bırakıp Avrupa’ya yerleşmeleri karşılığı, Lübnanlılara Hizbullah’a karşı dönmeleri karşılığı, İranlılara Filistin’i desteklemeye son verip Yahudi devletinin canını sıkmamaları karşılığı büyük mükâfatlar öneriliyor. Kabul etseler hediyelere boğulacaklar. Etmiyorlar.

Fiilen Türkiye için de direnmiş oluyorlar. Türkiye, Gazze soykırımında Siyonist rejimle doğrudan ticareti ancak üç ay bekledikten sonra kesmesine, boru hattını ise hiç kesmemesine rağmen, bize yakın gücler Suriye’yi aldıktan sonra bile bombardımanlara karşılık vermemesine rağmen, özetle hep alttan almamıza rağmen Siyonist rejim için İran’dan sonraki ilk hedef haline geldi. Bu hedef artık soykırımcı devlette açıkça dile getiriliyor, yazılıyor, çiziliyor, biliniyor.

“Hedef Türkiye” diyenler sadece mevcut soykırımcı psikopat katiller hükümetinin üyeleri değil, bundan sonra gelecek muhalefetteki soykırımcı psikopat katiller hükümetinin de liderleri. Baba Bush’un Irak savaşı sona erdikten hemen sonra, 1991 Sonbaharında, Tel Aviv askeri düşüncesi bir anda tamamen İran’a yönelmişti. Dolayısıyla bu savaşta İran eğer yenilgiye uğrarsa sırada biz olacağız.

Ne kadar iyi geçinmeye çalışırsak çalışalım, ne kadar Batıya sevimlilik yaparsak yapalım, ne kadar “antisemitizm de ırkçılık kadar kötüdür” alttan almaları çekersek çekelim, bu ruh hastaları ordusunun, megalomani teşkilatının sıradaki hedefi Türkiye.

Kuşkusuz hedef biz olursak karşımızda sadece Siyonist rejim olmayacak. Mutlaka Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi bunun tam parçası olacak. Afrika’daki planlarını bozduğumuzdan yakınıp duran eski oyuncak oğlan, eski Rothschild bankası kâtibi Macron’un Fransa hükümeti de Yunanistan’a yardım bahanesiyle bu kumpanyaya katılacak. Öngördükleri bu savaş, Suriye toprakları başta olmak üzere, Lübnan, Kıbrıs, Ege, Akdeniz ve Trakya’da olabilecek. Tabii Türkiye içinde, bombalamayı hayal ettikleri şehirlerimiz, tesislerimiz, okullarımız üzerinde de.

Henüz askeri sanayii dönüşümünü tamamlamamış olsa bile inanıyorum ki Türkiye, atom bombaları kullanılmadığı sürece kendini mahşerin dört atlısı zanneden bu Bremen Mızıkacılarını yenilgiye uğratır. Buradaki temel mesele, ABD’nin bu savaşa girip girneyeceği, bizim aleyhimizde Siyonistlerce toplanacak o koalisyonda Washington’un beşinci ve lider unsur olup olmayacağı.

Amerika’nın askeri ve bürokratik kadrolarının sadece Siyonist Yahudi NeoCon’lar değil, kafadan sakat Hristiyan siyonistlerce de doldurulduğu, bu çatlaklarca NATO’nun bile artık gözden çıkarılabilecek hâle geldiği düşünülürse, ABD’nin Türkiye karşıtı bir koalisyona girmesi tamamen imkânsız değil. Geçmişte bunun örnekleri var.

Irak da 1980li yıllarda Amerika’nın müttefiğiydi ama İran ile savaşı sona erince bir kaç ay içinde “en tehlikeli düşman” haline getirildi. Time, Newsweek gibi o devirlerde etkin yayınların kapaklarını hatırladıkça 1989’u 1990’a bağlayan Kuveyt işgâli öncesi dönemde kamuoyu ve askeriyenin buna nasıl hızla hazırlandığını hatırlayalım. Bugün de aynı Siyonist sermaye farklı ama daha da güçlü kitle iletişim kanallarına hakim, ABD geleneksel dışişleri bürokrasisiyse devre dışı.

Dolayısıyla soru, İran’ın, Lübnan’ın, Gazze’nin direnişi kırılıp sıra bize geldiğinde, “Siyonistler Amerikan hükümetini ikna etmeyi başarabilir mi” sorusuna dönüşüyor. Trump, Yahudi devletinin Büyük İsrail projesindeki son engeli Türkiye’nin bombalanması isteğine onay verir mi?

Trump MAGA, yani “Amerika’yı yeniden yüce kıl” sloganıyla ikinci kez başkan seçildi. Bu siyasetinin, seçim vaadlerinin ana unsuru barıştı; savaşların derhal durması, Orta Doğu’da daha fazla tek bir kurşun bile atılmamasıydı. Seçim kampanyası, savaşların durması, ticaret yoluyla Amerika’nın yeniden zenginleşmesiydi. Girdiği her üç başkanlık seçimindeki rakibini de küreselcilerin savaşları için piyon olarak sundu. “Bunların amacı 3. Dünya Savaşı” dedi.

Trump daha koltuğa oturmadan Neyanyahu’yu Gazze’de ateşkese zorladı. Tahran Tel Aviv arası süren 12 gün savaşında “bazen kavga eden iki çocuğu ayırmamak, ne yapacaklarmış bakalım deyip kendi hallerine bırakmak lazım” dedi. O savaştaki son günkü müdahalesi, kısmen terkedilmiş Fordo reaktör tesisini bombalayarak konuyu kapatmak olmuştu. Kısaca oluk oluk kan dökülen, dünya enerji endüstrisini altüst eden yeni bir savaşa Trump’ın girişmesi eşyânın tabiatına kökten aykırıydı. Böylesi bir savaşta siyaseten ağır yara alacağı ortadaydı. Kimse öyle bir hamle beklemiyordu. O halde bu savaşı neden başlattı?

Siyonistlerin stratejik kozu, Mossad’ın bir kolu Küresel Elitlerin de bir organı görevi yapan Epstein-Maxwell şebekesiydi. Epstein e-postaları başta milyonlarca belgeden Trump ve yakın çevresiyle ilgili olduğu düşünülen yüzbinlercesi Pam Bondi koordinasyonunda Adalet Bakanlığınca sansürlendiyse de Netanyahu, Trump’ı bitirecek, hayatının geri kalanını hapiste geçirmesini sağlayacak şantaj kozlarını kullandı. ABD hükümeti, ABD silahlı kuvvetleri, Netanyahu hükümetinin bir uzantısı haline geldi. Trump, Siyonizme dizginleri teslim ederek, İran’ı bombalayarak, kendisi kurtaracağını düşündü.

Şu anda istedikleri gibi gitmeyen İran savaşında, dua edelim inşaAllah kaybederler ama bir şekilde galip gelirler, soykırımcı rejim “şimdi sıra Türklerde” derse, o şantaj malzemesi yine Netanyahu’nun elinde olacak. Yine kullanacaklar. Bir kez şantaja boyun eğildiğinde boyunduruk devam eder.

Bazı provokasyonlar da kullanılarak bir anda bütün yayın organlarından, 50 milyon Hristiyan Siyonistin ittifakıyla “Türklere saldır, onlar Deccal, Mesih’in düşmanı” dendiğinde Trump gerçekten şantajlara direnebilir mi? Erdoğan’ın üzerine FBI’ın yüklendiği zor zamanlarda Trump’a verdiği kara gün dostu desteği ABD Başkanının şantaja boyun eğmesini önlemeye yetmeyebilir.

“Türklere saygım var, harika çocuklar, ama İsrail’i rahatsız ediyorlar, Torosların güneyindeki bütün kuvvetleri çeksinler, Boğazlardan Gerald Ford uçak gemimize izin versinler, S-400’leri kaldırsınlar, Akkuyu’daki nükleer santralı kapatsınlar, atom bombası falan yapmasınlar, onlara on gün süre veriyorum” diye bir ultimatom verdiğinde, bunu kabul edecek bir lider Ankara’da iktidarda kalamaz.

Zaten kabul etse bile İran’daki gibi ardından yeni şartlar gelir. Ya Türkiye’ye yeni yönetim yerleştirirler, örneğin İmamoğlu hapisten çıkarılıp FETÖ, PKK ağırlıklı bir rejim başa getirilir. Böylece Ürdün, Mısır gibi bir sömürge haline dönüşmüş oluruz. Ya da direniriz, bize karşı Armageddon diye adlandıracakları savaş başlar. Bu artık Metal Fırtına faraziyesi değil, önümüzdek kaçınılmaz durum.

Özetle, – İran’ın savaşı kaybetmesi ciddi bir ihtimal, – savaş biterse hedefin biz olacağımız kesin, – bize karşı oluşacak koalisyona Trump hükümetinin katılması kesin, – sömürge olmayı reddedersek de bize karşı nihâî bir savaşın açılacağı kesin.

Kısacası istesek de istemesek de, devekuşu misâli kafamızı kumun dibine gömsek de, muazzam bir koalisyona karşı tek başına kalacağımız o savaş kapımızda. Buna “sanmam” demek, “bekleyelim görelim” demek, “ben hep uyanık oldum, küpümü doldurdum, işgal olursun onlara yamanırım” demek, Hülâgû işgali esnasında Moğol kadının “ipim yok, alıp gelinceye kadar bekle burada” demesiyle yerine çakılıp bekleyen Bağdatlı adamın durumu gibi olur.

Küresel hakimiyet peşinde koşanların hedefi artık II. Dünya Savaşı sonrasındaki gibi işgal edilen ülkelerde kendilerine yakın rejimler kurup refah oluşturmak değil. Hedef, özellikle İslam dünyasında, kontrollü kaos, sürekli iç savaş. Siyonistler bize karşı savaş açtığında Türkiye’de de Irak, Suriye, Sudan, Afganistan’daki gibi sürekli iç savaş ve kaos rejimi hedeflerler. Türkiye’de İmamoğlu, FETÖ, PKK, DHKP-C idaresinde bile olsa üniter bir ‘demokratik laik sosyal refah devleti’ bırakmazlar. İç savaşı körüklerler.

İran kaybettiğinde ABD liderlğinde, Siyonist, Rum, Yunan, Fransız destekli bir savaş kaçınılmaz durumsa bizim şimdiden İran’ın kaybetmemesi için azami çaba göstermemiz gerekir. Eğer İran çöker ve Siyon cephesi zafer kazanırsa, ya anahtarları teslim edeceğiz ya da B-2’ler Ankara’yı bombalamak için kalkacak. Bu açık.

O zaman önümüzde iki seçenek var. Birincisi beklemek, İran’ın savaşı kazanmasına dua etmek. Pek çok bürokrat, siyasetçi, popüler “bekle gör” stratejisiyle bir yerlere geldi. “Batıyı, Siyonistleri kızdırmazsak belki bizi affederler” düşüncesi kolayca benimsenebilir. Bu, gelmesi mukadder saldırıyı pasifçe beklemek. Moğol kadın tarafından asılmayı bekleyen Bağdatlının seçeneği.

Bu seçenek Saddam’a fayda sağlamadı. Bugün askeri stratejistlerin üzerinde mutabakat ettiği şekilde 1990 Ağustos ayındaki Kuveyt işgalinin hemen ardından, binlerce tank, yüzlerce uçak ve SCUD füzeleri içeren muazzam kuvvetleriyle o dönemde askeri olarak çok zayıf durumdaki, ABD üssü barındırmayan Basra Körfezi ülkelerine düz devam etseydi, önünde ne bir coğrafi engel, ne de ciddi bir askeri kuvvet vardı. Amerika ardından aylar sürecek tarihin en büyük yığınağını bölgeye yapamayacaktı. Saddam cesaret edemedi, “diplomasiyle hallederim, Amerika benimle savaşmaz, zaten kızgın, daha fazla kızdırmayayım” dedi.

Saddam o pasif tutumuyla, bile bile, aylarca süren tarihin en büyük konuşlanmasını seyrede seyrede kaybetti. Bizim pasifliğimiz de, eğer bir Armageddon savaşı sonrasında papyonlu sirk maymunları değil de gerçek tarihçimiz kalırsa, iş işten geçtikten sonra “ah kafamız” diyecekleri bir durum olur.

Bütün güçle İran’ın direnmesine destek olmak, Ankara’daki tesislerimizin bombalanmaması, donanmamızın batırılmaması, Dedeağaç’ta pusuda bekletilen ABD-Yunan işgâl kuvvetlerinin İstanbul’a yönelmemesi için gerekli. Pasif beklemeden çıkıp iki numaralı aklıselim seçenğine yönelmemiz gerekir.

Bu seçenek, İran’ın savaşı kaybetmemesine, savaşın sona erip İran’ın ayakta kalmasına destek olmaktır. Bu, Müslüman kardeşliği, İslam Birliği adına değil, doğrudan en temel çıkarımız adına, canımızı kurtarmak adına olur. Savaş her gün petrol fiyatını artırıp bizi daha da fakirleştirdiğinden, en kısa zamanda İran’ın kaybeden olmadığı, zafer ilan edeceği bir ateşkes bizim hedef haline gelmememiz için hayati.

İran’ın kaybetmemesi bizim için hayatiyse, ardından başlayacak Türkiye savaşını önleyecekse o zaman bir sonraki soru, buna nasıl destek olacağımızdır. Bu destek, mutlaka fiilen savaşa dahil olmamız gerektiği anlamına gelmiyor. Savaşa girmeden de İran’ın direnişine ciddi destekler verilebilir.

Sonraki yazıda savaşa taraf olmadan İran’a kağıt üzerinde tarafsızlığımızı koruyarak verilebilecek çok kuvvetli destekleri sıralayalım inşaAllah!

Prof. Dr. M. Kutluk Özgüven


© Mir'at Haber