FİL Mİ DAHA BÜYÜK, RAMAZAN MI?
FİL Mİ DAHA BÜYÜK, RAMAZAN MI?
İslam ilim geleneğinde nakledilen bir hadise, dikkat ve niyet terbiyesi açısından önemli bir ibret vesikasıdır. İmam Mâlik, Mescid-i Nebevî’de hadis rivayet ederken Medine’de sıra dışı bir olay meydana gelir: Şehre bir fil gelmiştir. Halk, o güne kadar görmedikleri bu hayvanı görmek için file akın eder. Aynı şekilde İmam Mâlik’in talebeleri de meraklarına yenik düşerek ders halkasını bırakır ve file koşarlar. Ancak talebelerden Yahya bin Yahya el-Leysî yerinde kalır.
İmam Mâlik, talebesine dönerek sorar:
“Sen neden gitmedin? Daha önce fil gördün mü?”
Yahya bin Yahya el-Leysî vakarla şöyle cevap verir:
“Hayır, görmedim. Ancak ben taa Endülüs’ten, Kurtuba’dan buraya fil görmek için değil; İmam Mâlik’i görmek ve ondan ilim tahsil etmek için geldim.”
Bu tavır, sıradan bir tercih değil; neyin daha önemli olduğunu ortaya koyan bir istikamet beyanıdır. Nitekim Yahya bin Yahya el-Leysî’nin İmam Mâlik’ten yaptığı el-Muvatta rivâyeti, Muvatta’nın en meşhur rivâyeti olmuş ve âlimlerin büyük çoğunluğu şerh ve açıklamalarını bu rivâyet üzerine bina etmiştir. Yani file gitmeyen talebe, asırlara yön veren bir ilim silsilesinin taşıyıcısı olmuştur.
Demek ki insanı büyüten şey, gördüğü “fil”ler değil; sadakatle tutunduğu hakikattir.
Bu kıssa, müminin hayatında öncelik bilincinin ne kadar hayati olduğunu göstermektedir. İnsanı değerli kılan, yöneldiği hedef ve taşıdığı niyettir. Geçici ve tali meselelerle asli vazifeler arasındaki dengeyi kurabilmek, kulluk şuurunun bir gereğidir.
Ramazan ayı, Yüce Rabbimizin müminlere ihsan ettiği müstesna bir zaman dilimidir. Kur’an-ı Kerim’de bu ay hakkında şöyle buyrulmaktadır:
شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذٖٓى اُنْزِلَ فٖيهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِۚ
“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğruyu ve yanlışı ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır.” (el-Bakara, 2/185)
Bu ay; oruç ibadetiyle nefsi terbiye etme, namaz ve Kur’an tilavetiyle ruhu besleme, infak ve sadaka ile toplumsal dayanışmayı güçlendirme mevsimidir. Ramazan, yalnızca aç kalmak değil; kalbi arındırmak, dikkati toparlamak ve kulluk bilincini tahkim etmektir.
Ancak her dönemde olduğu gibi günümüzde de insanın dikkatini dağıtan, onu asli görevinden uzaklaştıran unsurlar bulunmaktadır. Dijital mecralar, sürekli yenilenen gündemler, tüketim kültürünün çağrıları ve gösterişe dayalı alışkanlıklar; Ramazan’ın manevi atmosferini zayıflatabilecek etkenler arasında yer almaktadır.
Bu noktada mümine düşen görev, önceliklerini doğru tespit etmektir. Ramazan’ı gafletle heba etmek yerine, onu bir tezkiye ve arınma mevsimi olarak idrak etmek; zamanını, dikkatini ve yönelişini bu şuur doğrultusunda tanzim etmektir.
Oruç, sadece mide ile değil; gözle, kulakla ve dille de tutulmalıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Nice oruç tutanlar vardır ki, oruçlarından kendilerine sadece açlık ve susuzluk kalır.” (İbn Mâce, Sıyâm, 21) buyurarak, ibadetin ruhuna dikkat çekmiştir.
Bu sebeple Ramazan ayında mümin, kendisini meşgul eden tali unsurları gözden geçirmeli; Kur’an tilaveti, dua, tefekkür ve ibadetle bağını güçlendirmelidir. Zira bu ay, geçici merakların değil; kalıcı kazanımların ayıdır.
İlim geleneğimizde nakledilen bir hadis de bu hakikati çarpıcı bir teşbihle ifade eder:
إذا سلم يوم الجمعة سلمت الأيام، وإذا سلم شهر رمضان سلمت السنة
“Eğer Cuma günü selâmetle (günahsız, ibadet ve manevîyatla) geçerse haftanın diğer günleri de selâmet bulur; eğer Ramazan ayı selâmetle (günahsız, ibadet ve mânevîyatla) geçerse senenin tamamı selâmet bulur.”
Her ne kadar bu söz, sahih hadis olarak sabit olmasa da, manası itibarıyla güçlü bir irşad taşır. Zira Cuma, haftanın kalbi; Ramazan ise senenin kalbidir. Kalp düzgün atarsa beden ayakta durur. Kalp bozulursa azalar düzgün çalışmaz.
Cuma günü haftalık bir muhasebe terazisidir; Ramazan ayı ise yıllık bir arınma mizânıdır. Cuma’yı gafletle geçiren, haftasına dağınıklık bulaştırır. Ramazan’ı gafletle, heva ve hevesle geçiren ise senesine dağınıklık bulaştırır. Yani Ramazan ayı nasıl geçerse senenin tamamı da büyük ölçüde öyle geçer.
Buna karşılık Cuma’yı ibadet, zikir ve istiğfarla koruyan kimse haftasını muhafaza altına alır; Ramazan’ı haramlardan sakınarak, Kur’an’la hemhâl olarak geçiren kimse de senesini istikamet üzere inşa eder.
Yahya bin Yahya el-Leysî’nin file yönelmeyip ilme yönelmesi gibi, mümin de Ramazan’da gereksiz meşguliyetlere değil, asli kulluk vazifesine yönelmelidir. Çünkü hayatın içinde her zaman bir “fil” vardır: Merak uyandıran, kalabalıkları peşinden sürükleyen, dikkati dağıtan bir cazibe… Fakat asıl kazanç, o kalabalığa kapılmayıp istikâmeti koruyabilmektir.
Ramazan, işte bu hedefi yeniden hatırlama mevsimidir. Cuma, haftalık istikamet ayarıdır. Ramazan ise yıllık istikamet inşasıdır.
Kim mizânı korursa, tartısı düzgün olur. Kim önceliğini kaybederse, istikâmetini de kaybeder.
Yani Ramazan ayını bir yakıt istasyonuna benzetebiliriz.
Yıl boyunca kulluk yolunda ilerleyen mümin, zaman zaman yorulur; nefsin ağırlığı artar, irade zayıflar, kalp paslanır. İşte Ramazan, tam da bu noktada ilâhî bir ikmal merkezidir. Kul bu istasyona girer; oruçla nefsini disipline eder, namazla ruhunu diriltir, Kur’an’la kalbini besler, infakla cimriliğini törpüler. Deposu doldukça iradesi güçlenir, takvâsı artar, istikameti sağlamlaşır.
Eğer mümin Ramazan’ı hakkıyla değerlendirir, ibadet ve muhasebe ile manevî deposunu tam doldurursa, bu yakıt onu bir sonraki Ramazan’a kadar taşıyacak güç verir. Günahlara karşı direnç kazanır; farzlara devam etmekte zorlanmaz; haramlardan sakınma konusunda dirayeti artar. Çünkü takvâ ve mânevîyatla dolu bir kalp, boş heveslere yer bırakmaz.
Fakat Ramazan’ı yarım yamalak geçirir; gafletle, dağınıklıkla, yüzeysel bir ibadet anlayışıyla yetinirse, manevî deposu da yarım kalır. O zaman aldığı enerji onu yılın ancak bir kısmına kadar taşır. Bir sonraki Ramazan’a aylar kala yorgunluk başlar, gevşeme olur, ibadetler aksar. Çünkü yakıt azdır.
Bu benzetme bize şunu hatırlatır: Ramazan sadece takvimde bir ay değildir; yıllık kulluk sermayesinin toplandığı mevsimdir. Kim bu mevsimi şuurlu ve bilinçli bir şekilde geçirirse, yılın tamamını da şuurla ve bilinçle yaşar. Kim bu fırsatı hafife alırsa, yıl içinde manevî tükenmişlikle karşılaşabilir.
Dolayısıyla mesele, sadece Ramazan’a girmek değil; aynı zamanda Ramazan’dan dolu (kârla kazançla, mânevîyatla) çıkmaktır.
Asıl soru şudur: Bu istasyondan, yani Ramazan’dan, çeyrek depo ile mi; yarım depo ile mi ayrılacağız, yoksa tam dolu bir kalple mi?
Yoksa —Allah muhafaza— yakıt istasyonuna, yani Ramazan’a, hiç uğramadan mı geçip gideceğiz?
Netice itibarıyla mesele, geçici olanla kalıcı olan arasında tercih yapabilmektir. Tarihte ders halkasını terk etmeyip ilmi önceleyenler nasıl istikamet üzere kaldılarsa; bugün de Ramazan’ın manevi iklimine sadâkât gösterenler, bu mübarek aydan en güzel şekilde istifade edeceklerdir.
Her müminin kendisine şu soruyu sorması yerinde olacaktır:
Fâni (geçici) olanın peşinden mi gideceğiz, yoksa Ramazan’ın sunduğu ebedî kazancı mı tercih edeceğiz?
Tercih, kulluk bilincimizin bir yansımasıdır.
Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.
Mirat Haber – YouTube
