menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Milli Görüş Tarihi Refah Partisi Dönemi-19 DYP-SHP koalisyonu RP’nin İstanbul ilçelerinde yükselişi

26 0
06.03.2026

Mesut Yılmaz'ın baskın biçiminde düşündüğü 21 Ekim 1991'de yapılacak erken seçim için DYP ve RP müthiş atağa geçmişti. Nitekim, 1991 seçimleri sonucunda DYP yıllar sonra yüzde 27 oyla birinci parti oldu. RP ittifakı ise 16.8 oy almış, ittifak 62 milletvekilliği kazanmıştı. Erbakan da yıllar sonra Meclis’te yer alıyordu.

DYP birinci parti olmasına rağmen durumdan çok da memnun değildi. Aldığı yüzde 27 oy ancak koalisyon hükümeti için yeterliydi. Oysa Demirel, tek başına hükümet olmayı düşlemişti. Ödünç oylara rağmen ancak bu oran alınabilmiş ve bu oran 12 Eylül öncesindeki AP oylarının çok altında kalmıştı. ANAP yeterince çözülmemiş, RP ittifakı da DYP'ye gelmesi muhtemel muhafazakâr oylardan bir kısmını engellemişti.

Böylece Türkiye, 12 Eylül darbesinden sonra yeniden koalisyon hükümetleri dönemine girdi. Koalisyon ortaklığı için seçim yapmak Demirel'i hayli zorladı. Sağ kesimde, DYP ile RP ittifak yapması konusunda yoğun bir baskı oluştu. Ama Demirel Erbakan'la hükümet kurmak istemiyordu.

En istemediği şey ise ANAP'la ortaklıktı. Sekiz yıl süren ANAP dönemini kapatmak için mücadele etmiş, bu partiye karşı sert bir muhalefet yapmış, “Arsasında gecekondu yaptıkları için” adeta kan davası gütmüştü.

Demirel'in istediği Erdal İnönü'nün SHP'siydi. Erdal İnönü zor adam değildi, hırçınlıkları yoktu, bilimle ilgilenen sakin biriydi. Hem bu koalisyonla sağ ve sol ilk kez birlikte hükümet olacaktı. Bu da medyanın, kimi kurumların ve halkın çoğunluğunun desteğini sağlayacak, hem de sağ ile sol arasında bir barış kurulmuş olacaktı.

Fakat yıllardır CHP ile mücadele eden, “AP’yi bölecek CHP’yi iktidara getirecek” diye Erbakan’ın partilerine karşı mücadele etmiş sağ kesim ve özellikle böyle bir ihtimal olmasın diye var oluş savaşı veren cemaatler, SHP ile koalisyon girişimlerinden hoşnut değildi. Ayrıca bu koalisyon olursa Refah Partililere karşı söyleyebilecek bir şey kalmayacaktı. Çünkü SHP demek CHP, RP demek MSP demekti. Zaten SHP, 12 Eylül darbesinden sonra CHP adını kullanamadığı için SHP’ydi. Üstelik SHP’nin lideri, sağın ce cemaatlerin yıllarca en nefret ettikleri siyasetçi olan İsmet İnönü’nün oğluydu.

Bu konu tartışılır ve tedirginlik yaşanırken Demirel, SHP'ye ortaklık teklif etti ve DYP-SHP hükümeti kuruldu. (30 Kasım 1991) Bu hükümetin kurulmasıyla ağ kesimde büyük hayal kırıklığı meydana geldi. Güven oylaması günü geldiğinde ise Meclis’te büyük kavgalar yaşandı. Seçime HEP'le ittifak yaparak giren SHP'nin HEP kökenli milletvekili Leyla Zana Kürtçe yemin etmişti. Bazı milletvekillerinin üstünde Kürtlerin sembol renkleri sarı-kırmızı ve yeşil aksesuarlar vardı. Buna mukabil Hasan Mezarcı Kur'an üzerine yemin etmek isteyince Meclis'te ortalık karıştı.

Hükümet kavga ve gürültüler arasında güvenoyu aldı. Darbeciler tarafından siyasi hayatlarına son verilmek istenen her kesimden insan Meclis'te görev aldı. Demirel, Erbakan, Ecevit ve Türkeş gibi eski liderler tekrar parlamentoya girdiler. İçlerinde en mutlu olan hiç şüphesiz Başbakanlık makamına tekrar kavuşan Süleyman Demirel'di. Bir kez daha darbeyle gitmiş, seçimle gelmişti. Başbakan olunca ANAP'a ve Cumhurbaşkanı Özal'a olan sert tavrını yumuşattı. “Devletin zirvesinde kavga olmaz” diyordu.

Fakat DYP'nin RP ittifakıyla değil de “PKK'lıları içinde barındıran” SHP ile hükümet kurması, sağ kesimde tartışmaları sürdürdü. Çünkü DYP'nin geleneksel “CHP'yi, solu hiç bir zaman iktidar yapmamak” anlayışı yıkılmış, sadece sol ile değil “PKK’lılarla da” iktidar ortağı olmuştu.

Demirel'ci tek Nurcu cemaat kalan Yeni Asya çevresi de zor durumda kalmıştı. Yıllardır CHP ve solu iktidar yapmamak için hep Demirel'i destekleyen, geçmişte CHP ile koalisyon kuran MSP ile yıllarca kıyasıya mücadele veren grubun mensupları şimdi aynı şeyi Demirel yapınca, sessiz kalmak zorunda kalmıştı. Cemaatten bazıları bu durumu hazmedemiyordu. Diğer cemaatler ve Refah Partililer, “Bak sizin Demirel solu, PKK’yı iktidar yaptı” diye takılıyorlardı.

Bu arada Muhafazakâr partiler bloku olan ittifak bir ay sürmeden dağıldı. MÇP kökenli 19 milletvekili “daha büyük oluşuma imkân sağlamak” gerekçesiyle ittifaktan ayrıldı. Bu ayrılık sağ kesim için büyük bir şaşkınlığa neden oldu. “İttifakı bozan vebal altında kalır” duygusu benliklerindeydi ve bu söz genelde ittifakı bozmasından korktukları Erbakan için söylenmişti. Ama Erbakan'dan beklenirken, ittifakı Türkeş bozmuştu. Üstelik MÇP hükümete güvenoyu vermişti. Ancak MÇP içinde güvenoyu vermeyen milletvekilleri çıktı.

RP’nin önlenemez yükselişi

RP'liler dünyanın en mutlu insanlarıydı. Artık TBMM'nde RP milletvekilleri vardı, sayıları da az değildi. Şimdi sıra partiyi daha da büyütmeye gelmişti. İttifak rüzgârını artık tek başlarına estireceklerdi. Faaliyetlerine yeniden hız verdiler, eskisinden daha çok çalıştılar. Yarın seçim olacakmış gibi hummalı bir faaliyet içine girdiler.

Bu dönemde kadınlara büyük görevler verildi. RP'li kadınlar kapı kapı dolaşmaya başladılar. Evde oturan kadınlar artık RP için sokaklara dökülmüşler ve en aktif çalışan kesim haline gelmişlerdi.

Yakında seçim yokken, bir seçimden henüz çıkılmışken gösterilen bu çaba RP'ye olan ilgiyi artırıyordu.

Recep Tayyip Erdoğan, Melih Gökçek, Hasan Hüseyin Ceylan, Abdullah Gül, Mukadder Başeğmez gibi isimler, bu yeni dönemde sivrilen isimler oldu.

Başta Şevki Yılmaz, Bülent Arınç olmak üzere RP'li hatipler, Türkiye'nin her tarafına koşturuyor, onların yanı sıra teşkilatlar, gençler, araba konvoyları, kadın çalışmaları her tarafa yayılıyordu. Köy odaları, ev toplantıları, kahvehaneler, meyhaneler bu çalışma alanının içindeydi.

Bu çalışmaların ilk ürünü de Bakırköy Belediye Başkanlığı seçiminde alındı. O dönemde İstanbul'un en büyük ve en kozmopolit ilçesinde RP ikinci parti oldu. Kısa bir süre sonra da Kağıthane için belediye başkanlığı seçimi yapıldı ve RP başkanlığı kazandı.

İttifakın rüzgârı RP lehine esiyordu. İttifak nedeniyle RP amblemine oy veren büyük bir kesimin, bu alışkanlıklarını sürdürmekte olduğu anlaşılıyordu. RP böyle bir büyüme içindeyken, ittifaktan ayrılan MÇP ise çok düşük oylar alıyordu. Üstelik MÇP 19 olan milletvekili sayısını bir türlü 20 yapıp, mecliste grup kurmayı becerememişti. Tam tersine, milletvekilleri arasında yavaş yavaş kamuoyuna sızan görüş ayrılıkları belirmiş ve MÇP içinde Muhsin Yazıcıoğlu grubunun varlığından söz edilmeye başlanmıştı.

Bakırköy gibi en büyük ilçede ikinci olmaları ve hemen ardından Kağıthane Belediyesi Başkanlığını kazanmaları RP'lileri daha da şahlandırmıştı. Özellikle varoş ve gecekondu ağırlıklı semtler RP'lilerin ablukası altındaydı.

Bakırköy ve Kağıthane sonuçları RP’nin İstanbul’un merkezindeki en ciddi başarısıydı. Sandıktaki bu başarının iktidara giden yolu açtığı sonradan anlaşılacaktı.

Nitekim 1 Kasım 1992’de yapılan kısmi yerel seçimler RP’nin yükselişinin başlangıcı oldu. Bu seçimde Refah Partisi yüzde 24 oy aldı ve İstanbul’un 6 ilçesinden 4’ünü kazandı. Bağcılar (yüzde 35.4), Bahçelievler (yüzde 21.2), Güngören (yüzde 38.8) ve Tuzla (yüzde 28.5) belediyeleri artık RP’nindi.

1992 ara yerel seçimlerinin en sürpriz olanı Avcılar da yaşanan seçimdi. Çok zayıf olunan Avcılarda %18 gibi çok ciddi bir netice alınmıştı.

Bu seçim çalışmalarının son akşamı Erbakan ve RP İstanbul İl Başkanı Tayyip Erdoğan birlikte Avcılar’dan dönerken arabada Erdoğan’a “Durum nasıl?” diye beklentisini sordu.

“Dörtte iki alıyoruz hocam,” dedi Erdoğan.

Erbakan gülümseyerek:

“Hayırlı olsun bakalım, ama niye 6 - 0 değil de 4 - 2?” diye sordu.

“Bir dahakine hepsini alırız inşallah hocam” diye mukabele etti.

Seçim sonuçları 6-4 çıkınca büyük bir sevinç yaşandı. Her yerde gece gündüz araba konvoyları caddeleri turluyordu. RP bayrağı sallayan RP’li seçmenler zafer çığlıkları atarak büyük bir bayram havası yaşadılar. Artık ufukta RP görünmüştü.

Türkiye’nin gündeminde artık RP vardı. Ama basın bu seçim sonuçlarından büyük korkuya kapılmıştı. Önemli bir bölümü “RP depremi”, “RP şoku” gibi başlıklar attı. İşte korktukları başlarına gelmişti: RP iktidara gümbür gümbür geliyordu.

RP dışında kalanlar şaşkındılar ve laikliğin tehdit altında olduğu inancı bazı çevrelerde ciddi bir endişeye yol açtı. Ama bu seçimi tahlil edenlerin bir kısmı, laik kesimin pikniğe gittiğini, RP'lilerin ise sandığa koştuğunu ileri sürüyordu.

Bosna katliamı ve Cezayir’de askeri darbe

Refah Partisi’nin bu başarısında parti teşkilatlarının çalışması kadar, dış dünyada yaşanan kimi olaylar da etkin olmuştu. Avrupa'nın göbeğinde yaşanan Bosna dramına Batılıların seyirci kalması, Türkiye'de yaşayan geniş kesimleri etkiliyor ve Sırpların Bosnalıları vahşice katletmeleri, “Müslüman kasabı” olduklarını açıktan söylemeleri öfke ve infial uyandırıyordu.

ABD'siyle AB'siyle Batı dünyası “Müslümanların katledilmesine” sessiz kalmıştı. Bu duygu, Türkiye'deki sağcı kesimin gözünde, Batı'yı hep sömürücü ve “Hıristiyan kulübü” olmakla suçlayan Erbakan'ın sözlerini doğruluyordu.

Avrupa, yıllardır Türkiye'yi AB kapısında bekleterek oyalıyor ve AB'ye dâhil etmeye niyetli olmadığını gösteriyordu. Nedeni basitti: “Türkiye Müslüman olduğu için.”

Bosna, Cezayir gibi dış olaylar bile Türk toplumunun siyasi yapısını etkiliyordu. Cezayir'de seçimleri büyük bir çoğunlukla İslami Selamet Cephesi FIS kazanınca, Fransız destekli Cezayir ordusu ülkede darbe yapmış, lider Abbas Medeni başta olmak üzere parti yöneticilerini hapse atmıştı.

Bunun da RP'lilere göre nedeni basitti: Cezayir'de Müslümanların iktidar olmasını engellemek için. Darbeyi Fransa gibi uygarlığın beşiği bir ülke yaptırmıştı. Onların uygarlığı da, demokratlığı da sahteydi, onlar aslında siyonizme tutsak olmuş Hıristiyanlardı. Siyonizmin Hristiyanların Müslümanlara tahammülü yoktu. Cezayir'deki darbeyi Batı dünyası tepkiyle karşılamamış, hatta sessizce onaylamıştı. Sadece ABD yumuşak bir tepki gösteriyordu. Bütün bu olaylar Türkiye'deki muhafazakârları ve onlarla birlikte geniş bir çevreyi Batı'ya düşmanlığa yöneltiyordu. Bu psikolojik tavır, büyüyen RP'ye yarıyordu.

İLKSAN ve İSKİ skandalları

Dışarıda bunlar olurken, Türkiye içinde yaşanan yolsuzluk skandalları da hep Refah'ın değirmenine su taşıdı. DYP'yi İLKSAN, SHP'yi İSKİ, ANAP'ı çok sayıda yolsuzluk yıpratıyordu. İLKSAN'la ilgili skandalda baş sorumlu olan Süleyman Demirel, “Verdimse ben verdim ne olmuş?” demişti. İSKİ skandalı, sadece SHP'yi değil, RP'nin dışında kalan partilerin Türkiye'yi soyup sağana çevirdiği görüntüsünü ortaya çıkarmıştı. İSKİ Genel Müdürü'nün yolsuzlukları, aldatılan eşi tarafından çarşaf çarşaf gazete ve televizyonlara açıklanınca, herkes bu kadar büyük boyutta yolsuzluk karşısında şaşkına döndü. Yalnızca sağcılar değil, solcular da hırsız çıkmıştı!

Ama RP'lilerin bu konuda bir şaibesi yoktu. Onlarla ilgili “Müslüman, dindar, dürüst ve haram para yemezler” yargısı toplumda, bilhassa Anadolu'da yaygınlaştı. RP'li belediyelerde yolsuzluğa rastlanmadığı, tam tersine dürüst çalıştıkları, rüşveti kaldırdıkları yönünde bir fikir geniş çevrelerde kabul görür hale geldi.

Halk bir yenilik, bir değişim beklentisindeydi. Yolsuzluklardan, skandallardan, basına yansıyan mafya kavgalarından bıkmış usanmıştı. Buna bir de 1990'dan beri sayısı her gün artan özel televizyonlardaki müstehcen filmler eklenince, muhafazakâr kesimin tepkisi daha da arttı. Bu gelişmeler RP'ye sanıldığından daha çok yarıyordu.

Sağ ve solun parçalanışı, ideolojilerin çöküşü

1989’daki Berlin duvarının yıkılması da, ideolojilerin sonu havasını yaygınlaştırmıştı. Komünizm çökmüş, sol bitmişti. Kapitalizmin karşısında sadece İslam vardı. Türkiye'de İslam'ın temsilcisi olarak da RP gösteriliyordu ve bu özellikle gençler arasında önemli bir psikolojik etken oluşturuyordu.

RP'de aksiyon vardı, heyecan, umut, macera, ideolojik analizler ve tartışmalar vardı. Soldan ve sağdan pek çok kişiyi cezbetmekteydi bu durum.

12 Eylül öncesinin, hele 12 Mart döneminin solcularından eser kalmamıştı artık. O dönemlerden kalma bazıları da liberalleşmiş ve kurulu düzene adapte olmuşlardı. Artık sistemin alternatifi olan, tek güçlü muhalefet Refah Partisi'ydi. Doğası gereği muhalif olan gençler de Refah'a yöneliyordu. Bilinen kimi “militan solcular”, ANAP ve DYP'de yer almış, kimileri “reklamcı” olup köşeyi dönmüştü. Bir zaman solun pusulası olan insanlar şimdi Özal'ı, Demirel’i öven, onlara yağ çeken yazılar yazıyorlardı.

Eski ülkücülük de kalmamıştı. Onlar da düş kırıklığı yaşıyorlardı. Kimi ANAP'ta, kimi çek-senet tahsilatçılığındaydı. Bazıları işadamı olurken, bir kısmı da Muhsin Yazıcıoğlu'nun MÇP'den ayrılarak kurduğu BBP'deydi. Aralarında, 12 Eylül darbesinden sonra manevi dönüş yapıp, tarikatlara veya cemaatlere bağlananlar vardı.

Sol ve sağ örgütsel dağınıklık içindeydi. Fikir ayrılıkları başarısızlık yüzünden daha da artmıştı. Daha önemlisi partiler de darmadağındı. Merkez sağ DYP ve ANAP, merkez sol SHP ve DSP olarak ikiye bölünmüştü. MHP bile MÇP ve BBP olarak iki parçaydı. Dağılmayan tek parti, büyüyen, halkı toparlayan tek parti RP'ydi.

Mili Görüş Tarihi: Refah Partisi Dönemi: 20

Turgut Özal’ın vefatı

Demirel Cumhurbaşkanı, Çiller Başbakan


© Milli Gazete