İran, umduğunu bulabilecek mi?
Boşluktan istifade bölgede istediği gibi at koşturmaya alışkın ABD-İsrail ikilisi açısından son on gündür işler pek de yolunda gitmiyor.
Maduro örneğinde olduğu gibi, Hamaney sonrası İran yönetiminin dağılacağını ve kısa sürede küresel sistem ile uyumlu yeni yönetimin başa geçeceğini varsaydığı ortaya çıkan Siyonist ittifak, beklemediği hamleler karşısında psikolojik üstünlüğü tam anlamıyla kaybetmiş durumda.
Bunun henüz yeterince ifşa olmaması ya da dünya kamuoyunda kesin bir kanaat olarak zikredilmemesi; Siyonistlerin küresel medya elitlerinin, akademi çevrelerinin ve işbirlikçi siyasetçilerin üzerinde uzun yıllardır kurduğu tahakküm gücünden kaynaklanıyor.
Yoksa halklar bazında küresel vicdanın çığ gibi büyüdüğü ve meselenin farkında olunduğu gün gibi aşikâr hale geliyor.
7 Ekim Aksa Tufanı’ndan beri işgal rejiminin sorgulanan yenilmezlik ya da evinde vurulmazlık efsanesi, İran’ın darbeleriyle geri döndürülemez bir şekilde çökertilmiş oldu. Tel Aviv’in, Hayfa’nın her bir noktasının her an vurulabileceğini tüm dünya biliyor artık!
Artık hiçbir Siyonist işgalci hiçbir yerde güvende değil. İşgalciler yüreklerine korku salan bu gerçekle ilk kez bu denli ciddi bir şekilde yüzleşiyor. Uzun yıllar boyunca dokunulmazlık algısıyla hareket eden işgal rejimi için bu durum yeni bir psikolojik ve siyasi travma anlamına geliyor.
Ancak bu yüzleşmelerin kalıcı olması ve işgal düzeninin gerçekten sona ermesi için yalnızca askeri gelişmeler yeterli olmayacaktır. Bölgesel ve küresel aktörlerin de kendi pozisyonlarıyla yüzleşmesi gereken bir sürece ihtiyaç duyulmaktadır.
Zira işgal düzeninin bugüne kadar ayakta kalmasında esas belirleyici olan; uluslararası sistem üzerinden sağlanan siyasi destek ve sessizlik politikasıdır.
Hamaney suikastının hemen ardından işgal rejimine ve Körfez ülkelerindeki Amerikan üslerine saldıran İran yönetimi de esasında bu yüzleşmeyi tetiklemek istemektedir.
İran, hâlihazırda devam eden yoğun saldırılarıyla söylem düzeyinde Batı’nın küresel zorbalığına karşı birleştiğini iddia eden ama arka planda denge politikasından vazgeçmeyen devletleri artık somut adımlar atmaya zorlayan bir süreci başlatmış görünüyor.
Böylece yıllardır dile getirilen dayanışma söylemlerinin gerçek bir siyasi iradeye dönüşüp dönüşmeyeceği, bu günlerde test edilmiş olacaktır. Savaşın süresi bu anlamda oldukça belirleyici olacaktır.
Şayet savaşın süresi uzarsa; ilk günden itibaren İran’a beklenen seviyede destek vermeyen ve pasif seyircilik ile fırsatçılık arasında gidip gelen Çin ve Rusya açısından işler kötüye doğru gitmeye başlayacak demektir.
Malum olduğu üzere, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması önce ABD’ye değil, Çin’e zarar verecek bir gelişme.
Zira ABD, kaya petrolü sayesinde Ortadoğu’ya olan petrol bağımlılığını yakın dönemde aşamalı olarak azaltmıştır. Örneğin Suudi Arabistan’dan 2016 yılında günlük 1 milyon varil ithal ederken bugün bu oran dörtte bir oranına kadar düşmüştür. Çin ise Ortadoğu petrolüne ve doğal gazına halen ciddi ölçüde bağımlı durumdadır. Dolayısıyla savaş uzadıkça Çin, her geçen gün kendisini daha fazla tehdit altında hissedecektir. Rusya da benzer şekilde bundan nasibini alacaktır.
Benzer durum Körfez ülkeleri için de geçerlidir. Küresel sistem ile uyumlu olmak adına yürütülen diplomatik girişimlerin son kertede hiçbir anlam ifade etmediğini, kendi gerçekliğiyle yine baş başa kalınacağını bu ülkeler bir kez daha görmüş oldular.
Esasında Çin’in arabuluculuğunda İran ile masaya oturan Suudi Arabistan örneğinde olduğu gibi son yıllarda Körfez ülkelerinde alternatif denge arayışları da başlatılmıştı. İran’ın İsrail’i sarsan saldırıları ve Hürmüz hamlesi, Körfez ülkelerinde güvenlik mimarisini yeniden düşünmeyi daha öncelikli konu haline getirdi.
Bu bağlamda önümüzdeki günlerde Körfez monarşilerinin, rejimlerinin devamı açısından İran ile uzlaşma ve işbirliği politikasına yönelmeleri beklenen bir gelişme olacaktır.
Irkçı emperyalist sistemle uyumunu çıkar gerekçesiyle açıklayan ülkeleri İran, çıkarları üzerinden davranış değişikliğine icbar etmektedir.
Peki, ya savaş uzamazsa?..
Elbette savaşın seyrinin nasıl bir yön takip edeceğini kestirmek kolay değil. Ancak şahsi beklentim, İran’ın kısasa kısas bağlamında başta Netanyahu olmak üzere sembolik bir ismi ortadan kaldırması durumunda ancak ateşkesin gündeme gelebileceği yönündedir.
Netanyahu’nun korku içinde saklanıyor olmasının da bu gidişatın farkına varmasından kaynaklandığı kanaatindeyim. Zira onun ortadan kaldırılması sadece İran devletini ya da İsrail’in parçalı iç kamuoyunu değil, aynı zamanda Trump’ın elini de rahatlatacak bir hamle olacaktır.
Son birkaç aydır Epstein ile sarsılan, Trump’ın haydutluğuyla karamsarlaşan vicdanlı dünyanın da bu haberi duymaktan oldukça keyif alacağı şüphe götürmez bir gerçek!
