Bölünme endişesi ve bütünleşme beklentisi arasında terörsüz Türkiye
Türkiye Büyük Milet Meclisi tarafından hazırlanan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu raporu, geçtiğimiz günlerde kamuoyuyla paylaşıldı.
Raporun değerlendirmesine geçmeden belirtmek gerekir ki; Türkiye’nin son 30 yıllık siyasi tarihinde üzerinde en fazla rapor hazırlanan konuların başında geliyor bu konu. Birçok siyasi parti bugüne kadar bu konuyla ilgili defalarca raporlar hazırladı, kamuoyuyla paylaştı.
Ancak dikkat edilirse şu satırlarda dahi meram anlatılırken “bu konu” demek durumunda kalınıyor. Zira adını koymakta dahi zorlanılan bir konudan bahsediyoruz. Kürt meselesi, terör meselesi ya da güneydoğu meselesi… Hangisini diyeceğiz?
Bu üç seçenekten hangisi kullanılırsa bir politik konumlanmanın tezahürü kabul edildiğinden, konuya memleket meselesi olarak yaklaşan ve iki aşırı uçtan da uzak değerlendirme yapmak isteyenlerin bir türlü meramını anlatamadığı fasit bir soruna dönüşüyor, sorunu tanımlayamama sorunu!
Sorunu tanımlayabilmek adına sorunun adını koyma işi aslında teşhisi yapabilmeyi içermektedir. İnsan anladığını tarif etme ihtiyacı hisseden bir varlıktır. Tarif eden; tarif ettiği şeyi bilen, anlayan kişidir. Teşhisin ne olduğunun açıkça yazılmadığı yerde tedavinin doğru anlaşılması ya da uygulanması da pek mümkün olamamaktadır. Nitekim bugüne kadar yazılanların raporlarda kalması hatta tozlu raflarda bile bulunamaması bununla ilgilidir.
İşte bu nedenle TBMM tarafından hazırlanan raporun bir ilk olma özelliğine sahip olduğunu söylemek gerekiyor. Yürütme organı üzerinden yürütülen ve toplumsallaşamayan ilk çözüm sürecinden elde edilen tecrübenin göstergesi olarak bu rapor yasama organı üzerinden ve büyük ölçüde siyasi mutabakat ile ortaya çıkmış oldu.
Bununla birlikte bu rapora büyük manalar yüklemenin, beklenti ya da endişeleri bunun üzerine bina etmenin yanlış olduğu kanaatindeyim.
Neticede halk arasında baş gösteren ve dalga dalga büyüyen bir sorundan bahsetmiyoruz! PKK ve türevi terör örgütlerinin Siyonist tezgâhın mahsulü suni oluşumlar olduğunu, işbirlikçi yöneticiler eliyle yürütülen ırkçı-asimilasyoncu politikalar sayesinde bu örgütlere sosyolojik zemin oluşturulduğunu unutmamak gerekiyor.
Dolayısıyla halk arasında başlamış ve büyümüş bir olay olsaydı belki benzeri raporlarla bitirilebilirdi ama ırkçı emperyalist Siyonist tezgâhın ürünü bir sorun, raporla değil bu tezgâhı bozacak siyasal iradeyle ancak çözülebilir.
Nitekim esasında beklenmedik bir zamanda ve beklenmedik bir partiden gelen çağrıyla başlayan sürece ilişkin haklı olarak her kesimde endişeler oluştu.
Sürecin zamanlaması ve çerçevesi büyük ölçüde anlaşılamadı, halen de bu bulanıklığın devam ettiği görülüyor.
Düne kadar birbirlerine selam vermeyenler bir anda birbirlerine methiyeler düzmeye başlıyor. “…Bu konuya şöyle yaklaşsak acaba nasıl olur…” diye meseleyi teenni ile ele almayı teklif eden insanları onlarca yıldır en ağır şekilde hakarete maruz bırakan, yetmedi ihanetle suçlayanlar bugün konjonktür, devlet aklı gibi muğlak kavramlarla akıl vermeye çalışıyor!
Dünkü ırkçı şovenist tavırlarıyla emperyalistlere bilerek ya da bilmeyerek hizmet eden güruhun bugün de bilerek ya da bilmeyerek aynı mihraklara hizmet edip etmediğinin ne garantisi var!
Onun için bu rapordan ilham alarak şunları ifade etmek gerekiyor.
Ülkemizde belki de farkında olmadan etnik anlamda bir çatışma varmış gibi izlenim oluşturmamak gerekiyor. Zira Türkiye’de etnik çatışma yoktur. Etnik çatışmaya zemin oluşturan hatalar geçmişte yapılmış, bunlar da büyük ölçüde giderilmiştir. Eksik kalan hususlar da ziyadesiyle vardır ve bunlar da silah yoluyla değil ancak diyalogla çözülebilecektir.
Ülkenin bölünmesi ile ilgili endişelerin haklı bile olunsa duygusallıktan kurtarılması gerekmektedir. Türkiye’de nüfus bu denli birbirine karışmışken ve evliliklerden kaynaklı olarak toplum kesimlerinde etnik ayrışma durumu büyük ölçüde izale edilmişken bölünmeden bu kadar rahat bahsedilmemelidir.
Bununla birlikte bölünmenin zihinlerde başladığı da unutulmamalıdır. Hususen Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan vatandaşlarımızla hüzünde, sevinçte gerçek anlamda ne ölçüde bir olabildiğimizi iyi tahlil etmek gerekmektedir.
Hüzünde ya da sevinçte ortak olmanın temel göstergelerinden birisi aynı dili konuşabilmektir. Bunun yolu ise aynı kaynaktan beslenmek ile mümkündür. Bir örnek olarak bugün ülkemizde Kürt vatandaşlarımızın çoğunluğu, yakından ilgilendiğini bildiğimiz Suriye’deki gelişmeleri hangi kaynaktan takip etmektedir? Mesela PYD’nin kontrolündeki Ronahi TV’den beslenen zihinlerin oranı ne düzeydedir? Eğer bu oran yüksek ise Suriye’deki gelişmeler konusunda aynı dili konuşmak nasıl mümkün olabilecektir?
Bu sorular elbette artırılabilir ama işin özü; bölünme endişesinde ya da bütünleşme beklentisinde samimi olmanın göstergesi bunun gereğine göre hareket edecek siyasi duruşu ortaya koymaktan geçmektedir.
Elbette bölgesel kalkınma çok önem arz etmektedir. Elbette insan haklarının teminat alınması önemlidir. Ama terör sorununun ortaya çıkışının ana sebebi bunlar değil, emperyalist-Siyonist planlardır. Türkiye’miz bölünmesin, bütünleşsin istiyorsak bunun çözümü raporlarda değil, ABD ve İsrail’den uzak; kendi insanımıza, inancımıza, tarihimize yakın siyasal iradede saklıdır!
