menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yazarlık Hikâyeleri

25 0
19.04.2026

Terör dönemlerini yaşamıştım, içindeydim, kayıp yıllardı. Türkiye binlerce şehit verdi. Özellikle dağa çıkan, kandırılan, istismar edilip, geleceği çalınan gençler derinden etkiliyordu. Bebek katillerinin şiddeti hızla devam ediyordu. Uzmanların ve PKK itirafçısı militanların kitaplarını okudum. Ülkem adına fevkalade üzülüyordum.

Çöp hikâyesi ve kahramanı Zeliş bu elem ve hassasiyetten doğdu. Örgüt lideri Halil’e âşık, onunla birlikte dağa çıkan taşralı kız. Zamanla saptığı yolun yol olmadığını bilecek fakat geri dönemeyecekti. Meramını kendi anlatmaya çalışsın:

“Ben Zeliş. Dünyaya savaşmak için geldim. Cinsiyetimle zaten harp halindeydim. İkinci sınıf bir kimlik. Sonra doğduğum yerim kasabam, “az gelişmiş” dedikleri türden. Tozlu çamurlu yollar, ışıksız, kör, aksak yaşantılar; gerilik kokan uzantılar, habis urlar. En nihayeti annemin kocasının mesleği: Belediye çöpçüsü.

Nasılsın babacık! Sen hâlâ mahallenin çöpleriyle uğraş, savaş; benimse verdiğim tek uğraş, toplumla kendimle, âlemle, kısaca her şeyle. Savaş!

Anam’a: Mantı, biber aşı yapar mısın ana! Sarı kızı sağar mısın? Tarla da belin büküle, azaların döküle, bedenin yorgunluktan ölene dek çalışır mısın? Irgat anam. Nasılsın?

Beni sorarsan. Ben çok iyiyim. Burda beş yıldızlı Hilton Palas’da kalıyorum. Elim sıcak sudan soğuk suya değmiyor. Kocam yerine keleşime, ya da aynı soğuklukta kaleş-kalleş erkeklere sarılarak yatıyorum. Hiç hırpalanmıyorum, ezilmiyorum.

Sakın ola ki dağ kovuklarında, mağaralarda falan yattığımı, bit kene içinde kaldığımı düşünmeyesin. Asla açlık pençesinde kıvrandığımı, kuru ekmeğe talim ettiğimi; katır, eşek, kurbağa, kaplumbağa gibi özel mönülerle ziyafetlerimizin zenginleştiğini aklına getirme. Çünkü tahmin edersin, burada bütün bir tabiat, açık büfe.

Onlarca kafa içinde yatarken (herhalde kafasızlığımdan olsa gerek) kutuplarda kalmış gibi, bir başıma, yapayalnız donduğumu; çıtır çıtır yanan sobamızın ve senin göğsünün sıcaklığına, ailemizin ateşine hasret kaldığımı. Yok, düşünme böyle akla ziyan şeyleri; tasalanma.

Ortalıkta delifişek gibi gezindiğim, dünyayı bir pula sattığım yılların hatıralarına; kâh protesto kâh güya ölüm oruçları dediğim, sunî açlık ve öfke krizlerine girdiğim, şişirme bunaltılı günlere; “Bu kıza gene nazar değdi.” deyip, hoca doktor koşturduğun, tütsülerle kötü ruhları kovduğun; çöpçü babamın kendince önemli, değerli bulduğu okumuş, sözü geçen kimseleri, beni ikna için akıl almaz yollarla, bana öğüt ve akıl verirken, size sabır, vakit saat tavsiye ederken; lânetlediğim, topa tuttuğum saman sarısı zaman yapraklarına, takvim rakamlarına.. bir türlü boşaltamadığım enerjimi, sevgi, iddia, yarış, şiddet şeklinde dışa vurduğum; o savrulmuş, kırılgan, gülümsü, tülsü günlere aşerdiğimi.. katiyen aklından geçirme emi ha..

Hayat’a: Rosa, babası yaşındaki bir adamla evlenmek istemediği için örgüte katılmıştı. Zerrin’i kendi babası, elleriyle örgüte teslim etmişti. Zira azılı bir devrimci; eski ve kıymetli tüfeklerimizdendi; arada sırada tutukluk yapsa da... Behrem kot, kahramanlık romantizmiyle yüklüydü, halkı kurtaracak, yepyeni bir yol açacaktı; böylelikle hem yol hem toplum mühendisliği sıfatını beraberce taşıyacaktı. Che kot, marazîliği ve maraza çıkarmayı seviyordu. Rus ruletine bayılıyordu. Aydın kot, hakikî bir aydındı. Dünyası sanrılarla ve tanrılarla doluydu.

Kimi okul sıralarında bu eğitimi almış, devrimci çevrelerde, derneklerde yetişmişti. Hepimizin ayrı hikâyesi vardı. Genelde tek yönlü bir eğitim, eğilim. Hümanist, enternasyonalist. Ve Zeliş, aykırı solist.

Beni Kim Yarattıysa; Tabiat Ana, Tesadüf Amca veya yalnızca Baba’ya:

Sıra sıra dizilmişler, inci taneleri gibi, hepsi bir arada. Üç yaşında gözüken kızın yüzü kan içinde, minik pembe karnı hafifçe açılmış, sağ elinde ekmek kırıntıları; bluzu yukarı doğru sıyrılmış, mışıl mışıl uyuyor. Anne ortada, diğer yanında ilkokul çağlarındaki oğlan var; başını sağa doğru çevirmiş, konuşur gibi... Anne kollarını iki yanına, onları hâlâ kucaklamak istercesine uzatmış. Bir uyanabilse ah! Anne! Bebeciklerini hiç kucaklamaz mı, sarıp sarmalayıp, geleceklerini kendi elleriyle kurup çatmaz mı? Şiş karnı yarılmış, içinden bir bebeğin aceleci başı fırlamış. Merhaba! Dünyayı çok mu sevdin tatlım, devir sürât devri tabiî. Ey! Eşit ve adîl paylaşım, asîl yaklaşım! Merak etme bebecik, senin kanınla da devrim yazılacak... Sakın aklından çıkarma! Devrim çorbasının ana malzemesi, KAN’dır.

Dün bir aile daha yok oldu.. Dün bir köyün canına okuduk. Dün bir minibüsü roketatarla vurduk... 11 ölü, içlerinde 60 yaşlarında bir kadın, iki de çocuk var. Her meslekten, asker, polis, sivil halktan, öğretmenlerden yediden yetmişe, irili ufaklı katliamlar... Dünde bugünde ve yarında; kanama.

Kocaman bir kanalizasyonda gibiyim. Hepimiz ayrı çeşit pislik, murdar kardeşlerimle güzel güzel yüzüp gidiyoruz. Kilometrelerce uzanıyor yuvamız. Dibini bucağını arıyorum, bulamıyorum.

Lakin ben bir yabancıyım. Dünde, bugünde ve gelecekte. Dağa taşa, yanımdaki iki ayaklılara, tüm varlıklara, insanlığa, şeytana, Allah’a. Yabancıyım. Bu coğrafyada, tarih de yerim yok; ruhum delik deşik, düşmanım çok.

Affedersiniz Zeliş diye biri vardı eskiden, tanır mıydınız?

Geçmiş her an beynimde. Hatıralardan biri, diğerlerini itip hızla öne çıkıyor. Bir Kurban Bayramı. Genç kız Zeliş, arka sayfalardan, orta çağlardan bağırıyor. Kurban kanını görmemek için gözlerini perdeliyor, hayvanın bağırışını duymamak için kulaklarını tıkıyor. “Vahşet! Ne ilkel barbarca gelenek!” Babasına sesleniyor: “Umarım, bahçenin taşlarını kirletmemişsindir. Eh! artık, kurbanının çöpünü de........

© Merhaba Haber