menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İslam Özkan yazdı: Demokrasi inşası ile güvenlik paradoksu arasında Orta Doğu

8 15
13.02.2026

Nüfusuna nispetle tarihin en derin yarası ve belki de en büyük kıyımı olarak kayıtlara geçecek olan Gazze trajedisi, bize asıl tehdidin hayali düşmanlardan veya alışılagelmiş ittifaklardan değil, bambaşka bir ufuktan doğabileceğini anlatıyor. Bugün Gazze’nin, dün Irak ve Afganistan üzerine çöken kabusun, yarın bir başka coğrafyayı nefessiz bırakmayacağının hiçbir teminatı yok.

ABD’nin II. Dünya Savaşı’ndan bu yana yürüttüğü askeri müdahaleler, “liberal dünya düzenini koruma” iddiasıyla yapılsa da ortaya çıkan insani maliyet, bu iddianın temel bir çelişkisi. Farklı akademik çalışmalara göre, ABD’nin sadece 11 Eylül sonrası “Terörle Mücadele” adı altında yürüttüğü savaşlarda (Irak, Afganistan, Pakistan, Suriye, Yemen) doğrudan şiddet nedeniyle yaklaşık 900 bin ile 1 milyon arası insan öldü. Öte yandan II. Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD, 30’dan fazla ülkede rejim değişikliği denedi veya askeri müdahalede bulundu. Etnik/mezhepsel parçalanmalar, elbette içerdeki yapıların kırılganlığı, ülke içindeki mezhepçi aymazlığın yanı sıra bölgeye yakın zamanlarda yapılan müdahalelerin mirasıdır.

Öte yandan İsrail’in kuruluşu ve sonrasındaki genişleme stratejisi, bölge için sadece askeri değil, “ontolojik” bir tehdit haline gelmiş durumda. İsrail’in fiili işgal işgaller sürecinde hayatını kaybeden Filistinli ve Arap sayısı yüz binlerle ifade edilmekte. 1948’de 700.000 olan mülteci sayısı, bugün torunlarıyla birlikte 6 milyonu aşarken bu durum, bölgedeki demografik istikrarsızlığın en büyük kaynağının ne olduğunu gayet açıkça gösteriyor.

Bu rakamlar tek başına bir sayı değil, bölgedeki istisnai halin kanıtıdır. ABD ve İsrail, bölgeyi bir “hukuksuzluk alanı” olarak kurguluyor. Rakamların bu kadar yüksek olmasının nedeni, bölge insanının hayatının “feda edilebilir” olarak görülmesidir. İsrail duvarlar, Demir Kubbe, işgallerle kendi güvenliğini artırdıkça çevre ülkelerin güvensizliği artıyor. Bu da bölgeyi bitmek bilmeyen bir silahlanma yarışına sokuyor. ABD’nin müdahaleleri bölgede “başarısız devletler” yarattı. Bu boşluk, IŞİD gibi yapıların doğmasına neden olarak istikrarsızlığı kalıcılaştırdı. ABD ve İsrail için güvenlik, bölgeyi istikrara kavuşturmak değil; bölgedeki istikrarsızlığı ‘yönetilebilir bir güvenlik sorunu’ haline getirerek bölge üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmayı sürdürüyor.

Uluslararası ilişkiler sahnesi, çoğu zaman iyimserlerin iddia ettiği gibi hukuk ve ahlakın hüküm sürdüğü bir mahkeme değil; John Mearsheimer’ın tabiriyle, her aktörün kendi başının çaresine bakmak zorunda olduğu anarşik bir ormandır. Bu ormanda trajedinin başrol oyuncuları ise, kendi güvenliklerini sağlamak adına tüm bölgeyi kalıcı bir güvensizliğe mahkûm eden siyasetlerdir.

Mearshimer’a göre ABD ve İsrail’in saldırganlığı bir karakter kusuru değil, yapısal bir zorunluluk. Uluslararası sistemde devletleri koruyacak merkezi bir otoritenin yokluğu yani kaos, her devleti şu yakıcı soruyla baş başa bırakır: “Komşumun yarın bana saldırmayacağından nasıl emin olabilirim?” Cevap basit ama yıkıcıdır: Asla emin olamazsın.” İşte bu belirsizlik, bölgedeki aktörleri “güç maksimizasyonu” yapmaya, yani olabildiğince silahlanmaya ve rakiplerini zayıflatmaya iter.

ABD’nin Orta Doğu’daki varlığı, “Uzaktan Dengeleme” teorisinin en somut örneğidir. Batı Yarımküre’nin tartışmasız hâkimi ABD, kendi bölgesinde yakaladığı güvenliği korumak için Orta Doğu’da rakip bir bölgesel gücün çıkmasına asla izin vermez. Irak’ın işgali, Suriye’nin parçalanmışlığı veya bölge ülkelerine yönelik ekonomik ambargolar; birer “demokrasi getirme” çabası değil, bölgeyi istikrarsızlaştırarak kimsenin “başını kaldıramamasını” sağlama........

© Medyascope