We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Sınıf savaşımı, örgütlü mücadele ve örgütten kaçış

1 5 0
07.09.2021

12 Eylül, bizim devrimci hareketimizin tarihinde önemli bir yenilgidir. Bu yenilgi, “değerli”dir. Eğer yenilgilerden ders çıkartabiliyorsak, aslında her yenilgi zafere yaklaştırır, zafere yaklaştırdığı oranda değerlidir. 12 Eylül yenilgisini, zaferin kaldıracı yapacağız.

12 Eylül yenilgisi, işçi sınıfını örgütsüz bıraktı. Sendikaları, devlet kontrolüne alacak tarzda, “sendika mafyası” denetiminde örgütledi. Sendikalar, işçi sendikası olmaktan çıktı. Ve işçiler sendikalardan uzaklaştılar. Bu hâlâ aşılmış değildir. Ama sadece bu kadar değil. 12 Eylül, devrimci örgütlerin yenilgisi ile sonuçlandı ve “yenen vezir olurmuş, yenilen rezil” hesabı, solun hızla “küçümsenmesi”, “aşağılanması” kampanyalarını beraberinde getirdi. Eğer yenilgi, savaş meydanlarındaki direniş sonrasında gerçekleşse idi, bu kadar çözülmeye, devrimci saflarda, işçi sınıfı saflarında bu denli erozyona yol açmazdı, döneklik bu kadar “makbul” hâle gelmezdi. Oysa 12 Eylül sürecinde hapishanelerde destansı direnişler yaratılmıştır, binlerce insan işkencecilere boyun eğmemiştir. Direnilmiştir ama iktidarı alma perspektifi önde tutulamamıştır.

Yenilginin bu tarz yaşanması, direnişin meydanlarda, sokaklarda, barikatlarda olmamış olması, beraberinde soldan, devrimden yüz çevirmenin çeşitli biçimlerini de getirdi. Dönekler, devrimci harekete sövmeyi “aydın” olma hâli olarak gören Ahmet Altan ve Murat Belge gibiler bir yana, devrimci mücadele konusunda samimi olanlarda da açık olarak devrimden uzak durma eğilimi, örgütten kaçış eğilimi olarak ortaya çıktı. Şöyle ifade edilebilir mi: “Evet, devrim gerekli ama, örgüt, işte o olmaz.”

Bu eğilim, bugün de yenilmesi gereken bir eğilimdir, hâlâ etkilidir ve çok farklı tonlarda, kişilerin iradelerini aşarak kendini göstermektedir.

Bir yandan örgütü küçümseyen, örgütlü mücadeleyi bir tür “esir” olma hâli gören tutumlar varken, diğer uçta aynı kaçış eğilimi, kendini “mükemmel örgüt”, “hatasız örgüt” arama, beklentisi olarak ortaya koyuyor.

Bu konu üzerine tartışmak istiyoruz.

* * *

Bir konudaki bilgimizin doğru olup olmadığının kanıtı nedir diye sorulur. Çok geneldir. Ama önemli bir tartışmadır. Hepimizin aşına olduğu bir bilgiden, dünyanın düz mü yoksa elips şeklinde yuvarlak mı olduğu tartışmasından, bilgilerimizin doğruluğu üzerine konuşabiliriz.

Dün, bundan 500 yıl önce, dünyanın düz olduğu “bilinirdi”. Bu bilgi, aslında günlük bilinç dediğimiz şey ile edinilmiştir. Ufuğa doğru bakarız ve sanki dağlar, yükseltiler, çukurlar bir yana, dünyanın düz bir tepsi olduğunu düşünürüz. Ama bu “günlük bilgi” zamanla, bilim tarafından yanlışlanmıştır. Bilim adamları, güneşin gün içindeki yerine ve ışıklarının düşmesi ile oluşan gölgelerin durumuna bakarak, binlerce yıl önce, dünyanın düz olmadığını düşünmeye başlamışlardır. Ama köleci toplum gelişip serpildikçe, din, devletler tarafından daha etkin bir yönetme aracı hâline geldi. Böylece dünyevî bir güç olan siyasal iktidar, kralların, tanrının yeryüzündeki temsilcisi olduğu fikrini, yönetme aracı olarak kendine oldukça uygun buldu. Bu yolla, aslında egemenler, azınlık oldukları hâlde yönetmekte, baskı dışında ilave araçlara (ya da daha etkin ilave araçlara) ulaşmış oldular. Dünya ve güneş sistemi üzerine bilgi de, bu çerçevede “donuklaştı”.

Krallara hizmette kusur etmeyen düşünürler, köleci sistemin, zayıflıklarını bildikleri hâlde bunun nasıl ebediyen sürebileceği üzerine düşünmeye başladılar. Platon, böyle düşündü.

Bu, egemen düşüncedir.

Bir toplumda var olan toplumsal ortalama bilinç, egemenlerin bilincinin, ideolojisinin bir yansımasıdır.

Ama yine de bilim diye bir şey var. Hareket durmaz, durmuyor.

İnsanoğlu, üreme (kendi soyunun devamı) ve üretme (kendi yaşamını sürdürmek için maddi malları üretme) gibi temel iki faaliyet alanında toplumsallaşır. İnsan toplumu, ne ölçüde kan bağına, biyolojik bağa dayalı örgütlenmiş ise, o denli ekonomik açıdan gelişmemiş demektir. Ekonomik faaliyet artıkça, toplumun üretime, üretim ilişkilerine vb. dayalı örgütlenmesi de gelişir.

Devlet ortaya çıktığında, sınıflar oluşmuş demektir. Sınıfların varlığının itirafıdır devlet. Ve devlet, tüm toplumu egemen sınıf çıkarlarına göre yönetme, örgütleme hamlesidir, egemenlerin egemenliklerini sürdürmek için diğer toplumsal sınıfları bastırma aracıdır.

Devlet bir kere ortaya çıktı mı, tüm kültürel, siyasal, ideolojik, bilimsel faaliyetlere de müdahil olmaya başlar. Bu, köleci devlette daha ilkel mekanizmalarla ve aynı anlama gelmek üzere daha az etkin tarzda gerçekleşirken, toplumlar geliştikçe, devlet büyüdükçe, daha etkin ve güçlü mekanizmalarla gerçekleşen bir müdahaledir.

Bilinçten söz ettiğimizde, günlük bilinci bir düzey olarak, bilimsel ve sanatsal bilinçten ayırırız. Bilimsel ve sanatsal alanda bilincin ortaya çıkışı, aslında bilgiyi “güncel gözlemlerden” bir ölçüde koparır. Teori, işte bu kopuşun da ifadesidir. Bir sanat dalı olarak müzik önce, üretime bağlı, toplumsal yaşamın pratiğine bağlı seslerden oluşurken, sonra, onlardan kopar ve daha ileri bir birikimle, yeniden ortaya çıkar. Etik ve estetik, bu sanatsal alanda oluşan bilginin, yeniden üretilmesi, topluma sunulması aşamasında, bilimsel bir alan olarak ortaya çıkar. Etik, günlük dildeki “ahlâk”tan farklı bir anlam alır, “estetik”, günlük dildeki güzellik anlamından farklı bir anlam alır.

Ama bu, sınıflar arasındaki mücadeleden, onun bir aracı olarak egemen sınıfın baskı aygıtı olan devletten ayrı olmaz. Sadece devletten değil, sınıflar arasındaki savaşımdan da ayrı olarak var olmaz. Sınıf savaşımı, sınıflı toplumların ana dinamiği olarak, yaşamın her alanını etkiler.

Bu nedenledir, “karanlık çağ” da denilen Ortaçağ’da bilim ve sanat, kilise ile mücadele etmişlerdir. Ve o mücadele olmamış olsa idi, ne bilim ne de sanat, kendi rüştünü ispat etmiş olmazdı.

Copernicus (Kopernik) ve ardından Galileo, dünyanın döndüğünü, düz olmadığını anlattıklarında, aslında en başından bu bilginin krala ve kiliseye “isyan” demek olduğunu anlamışlardı. Belki farklı bilinç düzeylerinde. Copernicus, yazdıklarını gizlemek durumunda kalmıştı. Galileo, engizisyon mahkemesinde, “dünyanın döndüğü” fikrini reddetmek, inkâr etmek zorunda kalmıştı. Ama yine dediği gibi, dünya dönmeye devam etmişti.

Birçok filozof, aslında bir konudaki bilginin doğru mu yanlış mı olduğunu bilemeyeceğimizi, hatta şeylerin bilgisinin bilinemez olduğunu savunmuşlardır.

Oysa bilim bize tersini söylüyor. Diyalektik ve tarihsel materyalizmin kurucuları, bir bilgi teorisi geliştirdiler. Buna göre, bizim dışımızdaki gerçek bilinebilir. Bizim dışımızdaki gerçek konusundaki bilgimiz, bir yandan görelidir ve yarın yanlışlanacak şeyler içerir, ama bir yandan da doğruluğunu bileceğimiz anlamında “mutlak”tır. İnsan suyu hep içti. Hep yaşamında oldu. Ama suyun H2O olduğunu, gelişimin bir aşamasında öğrendi.

Bilgi teorisi bize, bir konudaki bilgimizin doğruluğunun kanıtının, pratik olduğunu söyler. Yani, bilgiyi yeniden hayata uygulamak, onun doğruluğu konusunda bir ölçüdür.

Diyelim buhar gücü konusundaki bilgimiz, eğer buhar makinaları yapmayı başarmış isek, o ölçüde doğrudur. Elbette buhar gücü konusunda yarın bu bilgiye eklenecekler olacaktır. Bu eklenecekler, bir toplumsal ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar.

Demek ki, şunu söylemekte haklıyız: Bilginin doğruluğunun ölçütü pratiktir, toplumsal pratiktir. Ve bilgiden daha ileri bilinç söz konusu ise, bilincin göstergesi de eylemdir.

İnsan deprem konusunda bir bilince sahip ise, evlerini buna göre yapmakta “özgür” olabilir. Yaşamını bir ev alabilmek uğruna harcamış bir emekçi, parasının yettiği evi alırken, aslında bu özgürlükle bir bağa sahip değildir.

Başka örneklere gerek yok kanısındayım.

Demek ki deprem konusundaki bilinç ile biz, doğrudan toplumsal yaşama da gelmiş olduk. Kapitalist, depreme dayanıklı olmayan evleri, maksimum kâr amacı ile üretim yaptığı için üretir. Konut sorunu var olduğu sürece bir toplumda, deprem bölgesinde, ölümle kumar oynamak demek olan bu evleri satın alan çıkacaktır.

Doğru bilginin ölçütü pratiktir. Diyelim ki, sarı ile maviyi karıştırarak yeşil renk elde etmeyi, pratiğe uygularsak kanıtlamış oluruz. Bunu herkesin tek tek kanıtlaması da gerekmez. Ama ressam dediğimiz kişi renk ve desen üzerine çalışır ve aslında onun için bu renk bilgisi daha derindir. Ve bu bilgisinin derinliği de onun eserlerinde yansımasını bulur.

İzninizle şöyle bağlayalım: Bir insan kapitalizmi yıkmak gerektiği konusunda bir bilince sahip ise, bu bilincine uygun bir eyleme sahip olur. Böylesi bir eylemi yoksa, onun bu konudaki bilgisi, çakaralmaz bir eski tüfek misali, iş görmez.

* * *

Sınıflı toplumlar, bilinen insan tarihinin çok büyük bir bölümünü kapsıyor. Sınıflı toplumların öncesi, sınıflı toplumlar tarihi kadar bilinmiyor, daha “cansız”dır. Bu sınıflı toplumların tarihi de sınıf savaşlarının tarihidir.

Egemenler ile yönetilenler, her sosyo-ekonomik biçimde farklı adlar (köle sahipleri, senyörler, beyler, ağalar, burjuvalar) alsalar da, sınıflı toplumlarda vardır ve savaş hâlindedirler. Spartaküs isyanı, hem egemenleri hem de köleleri, sonrasında sömürülen herkesi etkilemiştir.

Sınıf savaşımında, egemenlerin, tarih içinde en etkili örgütleri, devlettir. Devlet, egemenlerin örgütüdür. Mesela kapitalizmde partileri de vardır burjuvazinin. Ama devlet, temel örgütleridir ve en gelişmiş örgütleri devlettir.

Onların sınıf savaşımından öğrendikleri, devletin hafızası olur. Bu sınıf savaşımlarına göre devlet gelişir, şekil alır.........

© Kaldıraç


Get it on Google Play