İstanbul’da Herkes Bir Yere Yetişiyor, Peki Hayata Ne Zaman Yetişeceğiz?
İstanbul’un bazı sabahları vardır; insan o sabahlarda şehrin yaşından çok, hafızasını hisseder.
Boğaz’dan ince bir serinlik gelir. Fırından yeni çıkmış ekmeğin kokusu sokağın nemine karışır. Bir vapur düdüğü, henüz tam uyanmamış şehrin üzerine bırakılmış eski bir cümle gibi duyulur. Bir adam elinde çay bardağıyla kaldırımda bekler. Bir kadın çocuğunun montunu düzeltir. Bir taksici camını açıp sigarasından bir nefes çeker.
Ve İstanbul, bütün gürültüsüne rağmen bir anlığına susar.
Ben İstanbul’u en çok böyle anlarda seviyorum.
Çünkü o birkaç saniyede şehir bugünün İstanbul’u olmaktan çıkar. Altından başka İstanbul’lar görünmeye başlar.
Osmanlı’nın avluları…
Yangınlardan sonra yeniden kurulan mahalleler…
Surların dibinde büyüyen çocuklar…
Boğaz’a bakarak ömür tüketen insanlar…
Birbirini bekleyen sevgililer…
Ve kim bilir kaç yüzyıldır aynı soruyu soran insanlar:
“Burada nasıl bir hayat kuracağız?”
İstanbul’un belki de en büyük cazibesi burada.
Bu şehir insana hiçbir zaman yalnızca yaşadığı yeri vermez. Ona bir hikâyenin içine girdiğini hissettirir.
Sokağından geçerken senden önce kimlerin geçtiğini düşünürsün.
Bugün kahve içtiğin taş duvarın yanında yüzyıllar önce başka bir adam durmuş olabilir. Bugün sevgiline mesaj attığın yerde, başka bir kadın bir zamanlar bir mektup beklemiş olabilir.
Bir şehrin hafızası böyle bir şeydir.
İstanbul bazen insanın ensesine hafifçe dokunur ve “Benden önce de buradaydın, benden sonra da burada olmayacaksın” der.
Belki bu yüzden İstanbul’la ilişkimiz biraz aşk gibidir.
Ama uzaklaşınca özleriz.
Ben İstanbul’un tarihini yalnızca saraylardan, padişahlardan, imparatorlardan okumayı sevmiyorum.
Asıl İstanbul, bana göre, tarihin kitaplara girmeyen tarafında saklı.
Bir Bizans balıkçısının sabahında…
Osmanlı mahallesindeki komşulukta…
Kapısını açıp sokağı süpüren yaşlı kadında…
İlk kez Galata’ya çıkan genç adamda…
Boğaz kıyısında evlenme teklif eden âşıkta…
Gece vardiyasından dönen işçide…
Çocuğunun elini bırakmadan karşıya geçen babada…
Şehrin bütün büyük hikâyeleri, aslında bu küçük hayatların omuzlarında taşındı.
İstanbul’u İstanbul yapan da biraz budur.
Burada tarih, müzede durmaz.
Bir duvarın çatlağından görünür.
Bir çeşmenin suyunda bekler.
Bir mezar taşında susar.
Bir vapurun arka güvertesinde yanına oturur.
Bazen de bir kadının gözlerinde, bir erkeğin yüzündeki yorgunlukta, bir çocuğun merakında kendini ele verir.
Fakat bugün İstanbul’un başka bir hikâyesini yaşıyoruz.
Mesafeler kısalmadı; tam tersine uzadı.
İnsanlar çoğaldı ama birbirimize ayırdığımız zaman azaldı.
Sabah evden çıkıyoruz.
Arada kilometrelerce yol, yüzlerce insan, binlerce görüntü geçiyor........
