Bir İlahiyatçının Arap Dilbilimi Serüveni ya da Akademik Bir Kitabın Hikayesi
Van’dan başlayan, Türkiye’nin dört bir yanına uzanan yarım asırlık bir yolculuğun bazı notları…
Dil, yaratılışından günümüze değin insanın dikkatini en çok çeken ve adeta onunla özdeşleşen bir olgu. Kendini ifade ederken ve başkalarıyla iletişim kurarken dil kullanması, insanoğlunun yaşamı ve geleceği için hayati öneme haiz bu olguyu tanımaya ve kavramaya sevk etmiş. İşte bu yüzden dil ve dile ilişkin çalışmaların, bir zaruret sonucu olduğu kadar, bir ihtiyaçtan ve bir meraktan kaynaklandığını da söylemek mümkün.
Bu satırları yazarken, yılların bende biriktirdiği tecrübeleri, acıları, sevinçleri ve umutları paylaşmak istiyorum. Belki genç meslektaşlarıma bir nebze ışık tutar, belki de sadece bir “ihtiyar”ın hatıraları olarak kalır. Her iki halde de, yaşanmış her hikâyenin değeri vardır.
Van’da Bir İlahiyatçı
2000’li yılların başıydı. 1997’de Erzurum Atatük Fen-Edebiyat Doğu Dilleri Arap Dili’nde doktoramı tamamlamış, araştırma görevlisi olduğum Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde yardımcı doçent olarak çalışmaya başlamıştım. Doçent olma gayretlerimiz dahilinde kitap ve makaleler yazmaya çalışırdık. Erzurum Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri Arap Dili Bölümü’nde doktora yapmış olmama rağmen, ilahiyat kökenli olduğum için o yıllarda alana hâkim olan zihniyet tarafından pek “makbul” kabul edilmezdim.
“Makbul” dedim, keşke sadece bu olsaydı. Biz “mekruh” sınıfına dahil edilirdik. Hatta bazılarına göre “haram” bile sayılırdık Arap Dili alanında. Arapça’da doçentlik gibi unvanlar bize layık görülmezdi. Bu zihniyete göre İlahiyatçı olduğumuz için biz tefsir, hadis ve diğer İslami ilimler alanında unvan almalıydık. Bizler Arapça dil ve edebiyatından anlayamazdık, en fazla belağat bilebilirdik, bunun sonunda da tefsir alanında ilerlemek vardı.
O zamanlar bu düşünce beni çok üzerdi. Yıllarca Arap dili üzerine çalışmış, doktoramı bu alanda yapmış, kendimi bu ilme adamıştım. Ama bir türlü “içeriden” kabul edilemiyordum. Sanki görünmez bir duvar vardı aramızda. Edebiyat fakültelerindeki hocalar bizi “din adamı” olarak görüyor, İslami ilimler camiası ise “niye dil ile uğraşıyorsun, gel tefsir yap” diyordu.
“Cahil Cesurdur” Fehvasınca
Ben de o yıllarda azm u cezm u kasd eylemiş ve kendimi Arap Dilbilimi alanına vermiştim. Alana hâkim olanlara Arap Dilbilimini, ilahiyat kökenli biri olarak gösterecek ve bu alandaki yetkinliğimi ispat edecektim. O yıllarda bu alanda, bildiğim kadarıyla sadece merhum Hüseyin Küçükkalay hocanın Kur’an Dili Arapça adlı eseri ve Ahmet Bulut hocamızın bir iki makalesi vardı. Türkiye’de Arap dilbilimi adına ciddi bir kaynak bulmak neredeyse imkânsızdı.
Biz de dava sahibiydik ya… Alanda olduğumuzu ispat edecektik. “Cahil cesurdur” fehvasınca boyumuzdan büyük işe giriştik. Doğan Aksan hocamızın genel dilbilim çalışmalarını esas alarak Arap Dilbilimine Giriş kitabını yazmaya koyuldum. Sesbilim, sözcükbilim, anlambilim, sözlükbilim… Bütün bu alanları Arap dili bağlamında ele almaya çalıştım. Lehçebilimi de dahil ettim çalışmama.
Geceler boyu çalıştım. Arapça kaynakları taradım, Batılı dilbilimcilerin eserlerini inceledim, klasik Arap gramercilerinin çalışmalarını modern dilbilim terimleriyle yeniden okumaya gayret ettim. Sîbeveyhi’den Chomsky’ye uzanan bir köprü kurmaya çalışıyordum. Belki de bu cesaret, gerçekten cahillikten geliyordu. Ama bir o kadar da inançtan, sevdadan, “ben de yapabilirim” inadından.
O yıllarda sadece kitap yazmakla kalmadım. Üniversite Yayınları adıyla, adresi kendi evim olarak verdiği bir yayınevi de kurmuştum. Bugün düşününce bile yoruluyorum: Kitabın içeriğini hazırlamak yetmiyordu, mizanpajını ben yapacaktım, kapak tasarımını ben çizecektim, baskı işlerini ben takip edecektim her şeyi ben düşünecektim. Her şey bana aitti. Gecemizi gündüzümüze kattık. Bir taraftan akademik içerik üretmeye çalışıyorduk, bir taraftan da yayıncılık işinin inceliklerini öğreniyorduk. Hangi kağıda bastıracaktık, kâğıt seçimi, punto ayarları, sayfa düzeni.. Sonunda üniversitemizin matbaasında bastırdık, Bunların hiçbirinden anlamıyordum başlangıçta. Ama öğrendim, mecburen öğrendim. Çünkü o kitabın dünyaya gelmesini istiyordum. Kimse basmayacaksa ben basacaktım. Kimse sahip çıkmayacaksa ben sahip çıkacaktım. Şimdi o günlere bakıyorum da, nereden o enerjiyi bulmuşuz diye hayret ediyorum. Ama sevda böyle........





















Toi Staff
Sabine Sterk
Penny S. Tee
Gideon Levy
Waka Ikeda
Mark Travers Ph.d
Grant Arthur Gochin
Tarik Cyril Amar
Chester H. Sunde