İran: Meşruiyetin kopuşu ve güvenlik karteli
Modern devletin şiddet tekelini sürdürebilmesi, şiddetin “yasal” olması kadar, toplumsal düzeyde asgari bir meşruiyet zemininin varlığına da bağlıdır (Weber, 1978). İran’da 2022 sonrası görünür olan şey, şiddet tekelinin zayıflaması değil, bu tekelin meşruiyet bağının kopmasıdır. Son aylarda başlayan yeni hareketlenmeyi bu yüzden “biriken öfke”nin anlık patlaması olarak değil, devlet toplum ilişkisinin yapısal bir kopuşu olarak okumak daha isabetli bir durum olur.
Bu kopuşun kritik eşiği, Jîna Amînî’nin ölümünün toplumsal hafızada bir kırılma üretmesidir. Kırılma yalnızca “kadın hakları” ekseninde değil, merkezin çevre üzerindeki etnik hiyerarşisini görünür kılan bir eksende de işlemektedir. Jîna’nın Kürt kimliği, olayın Saqqez’den başlayarak ülke sathına yayılmasında “coğrafi ve siyasal bir yön” üretmiş; protestonun dili “Jin, Jiyan, Azadî” sloganıyla çevreden merkeze taşınmıştır. Böylece isyanın başlangıç noktası, rejimin uzun süredir çevre coğrafyalarında uyguladığı istisna rejimini ve şiddetin hiyerarşik dağıtımını da görünür kılmıştır.
Bu makale, 2022 sonrası dönemi dört katmanda okumaktadır: Birinci katman, rejimin ideolojik devlet iddiasından güvenlik karteline dönüşmesidir. İkinci katman, beden rejimi üzerinden işleyen biyopolitik disiplinin kırılması ve gündelik hayatın siyasal bir karşı çıkışa dönüşmesidir (Foucault, 1978; Bayat, 2010; Butler, 1990). Üçüncü katman, ölüm ve korku üzerinden kurulan yönetimin, yaşam talebiyle çatışmasıdır (Mbembe, 2003; Arendt, 1970). Dördüncü katman ise merkez çevre ilişkisinin, isim siyaseti ve mekânsal şiddet hiyerarşisi üzerinden sömürgeci bir form kazanmasıdır.
İdeolojik devletten güvenlik karteline: Yağmanın siyaseti
İran İslam Cumhuriyeti kuruluş döneminde “mustazafların devleti” (ezilenlerin, yoksulların, mazlumların temsilcisi) söylemiyle, devrimci adalet vaadiyle ve teolojik bir meşruiyetle rıza üretmişti. 2020’lerde belirginleşen dönüşüm, bu söylemin toplumsal düzeyde ikna gücünü yitirmesi ve rejimin giderek daha açık biçimde güvenlik aygıtlarıyla eklemlenmiş iktisadi ağlar üzerinden işlemesidir. Bu tür bir dönüşüm, şiddeti “araç” olmaktan çıkarıp rejimin varlık koşulu haline getirir; siyasal alan daraldıkça, ekonomik rant ağları ve güvenlik aygıtları daha merkezi hale gelir.
Bu dönüşümün ampirik bir düğümüne bir örnek, 2023 sonunda açığa çıkan Debş Çay yolsuzluk dosyasıdır. Debş adlı şirketin yıllar boyunca çay ithalatı ve ekipman gerekçesiyle ucuz döviz tahsisatı aldığı, bunun önemli bir kısmının piyasada daha yüksek kurla satıldığı ve kamu kaynaklarının devasa ölçekte transfer edildiği yönündeki bulgular, yolsuzluğun “istisna” değil “yönetim biçimi” olduğunu gösterir (Iran International, 2023; Iran International, 2025). Ancak bu dosya münferit değildir; rejimin “güvenlik karteli” niteliği, sanayi ve kentsel rant alanlarında da kendini ele verir.
Örneğin, 2022’de Meclis raporlarına yansıyan Mobarakeh Çelik Şirketi (Foolad Mobarakeh) skandalı, yaklaşık 3 milyar dolarlık kaybın yalnızca kişisel zenginleşme için değil, aynı zamanda rejimin propaganda aygıtlarını ve sosyal medyadaki trol ordularını finanse etmek için kullanıldığını belgelemiştir (Iran International, 2022). Ekonomik şiddetin doğrudan fiziksel şiddete ve ölüme dönüştüğü nokta ise Abadan’daki Metropol Binası faciasıdır. Güvenlik bürokrasisiyle iltisaklı sermayedarlara sağlanan denetimsizlik imtiyazı, onlarca yurttaşın enkaz altında can vermesine yol açmış; devlet ise felaket sonrası kurtarma çalışmalarından ziyade öfkeyi bastırmak için kente güvenlik gücü yığarak “halkı koruma” vasfını yitirdiğini teyit etmiştir (Center for Human Rights in Iran, 2022). Benzer şekilde, ithalat yasaklarıyla korunan yerli otomobil endüstrisinin ürettiği düşük güvenlikli araçlar, halkı fahiş fiyatlara “hareket eden tabutlara” mahkûm ederek, piyasanın da bir tür şiddet aygıtına dönüştüğünü gösterir (Radio Farda, 2023).
Burada mesele yalnızca şirketlerin suistimali değildir. Devletin denetim, tahsis ve yargı kapasitesi, kamu yararı adına işletilmediğinde, ekonomik şiddet doğrudan rejimin meşruiyet krizinin motoruna dönüşür. Bu yüzden Debş dosyası ve diğerleri, kartelleşmiş devlet formunun somut bir işaretidir: halkın sofrası küçülürken, güvenlik bürokrasisiyle eklemlenmiş elit ağlar zenginleşir.
Bu çerçevede “devlet” toplumsal algıda koruyucu bir aygıt olmaktan çıkar, kaynakları emen ve karşılığında güvenlik değil tehdit üreten yırtıcı bir yapıya dönüşür. Rıza kanalları daraldıkça rejim, toplumsal sorunları siyasetle değil güvenlik ve cezalandırmayla yönetmeye yönelir. Sonuç, rıza üretmeyen ama zor üreten bir düzenin kalıcılaşmasıdır.
Biyopolitik iflas: Bedenin isyanı, gündeliğin siyasallaşması
2022 sonrası İran’da çatışmanın ana cephesi, kamusal alanın beden rejimi üzerinden yeniden düzenlenmesidir. Modern iktidarın nüfusu ve bedeni yönetme biçimleri, İran’da özellikle kadın bedeni üzerinden yoğunlaşmıştır (Foucault, 1978). Ancak 2023’ten itibaren görülen şey, disiplinin mutlaklaşması değil, disiplinin caydırıcılığının kırılmasıdır. Bu kırılma, protestonun yalnızca sloganla değil, gündelik yaşam pratikleriyle yürütülmesiyle derinleşmiştir (Bayat, 2010).
Ekbatan vakası bu dönüşümün güçlü bir göstergesidir. 8 Mart 2023’te Tahran’ın Ekbatan semtinde başörtüsüz dans eden genç kadınların videosu, basit bir eğlence görüntüsü değil, rejimin beden üzerindeki norm koyma iddiasına karşı kamusal bir performanstır. Ardından gelen gözaltı iddiaları ve “itiraf” videoları, devletin bu tür bir gündelik eylemi bile siyasal tehdit olarak kodladığını gösterir (The Times of Israel, 2023). Burada asıl anlamlı olan, rejimin “darbe” düzeyinde bir tehditle “dans” arasındaki farkı kaybetmesidir. Bu kayıp, iktidarın toplumsal meşruiyetle taşınmadığı koşullarda, en küçük jestin bile rejim açısından rejim karşıtı bir işaret haline gelmesinden kaynaklanır.
Bu kırılmayı onarmak için rejimin yöneldiği alan, dijital gözetimdir. Zorunlu örtünmeyi uygulamak üzere kameralar, yüz tanıma, sivil ihbar ağları ve uygulamalarla genişleyen elektronik takip rejimi, fiziksel panoptikonu dijitalleştirme girişimi olarak okunabilir (AP, 2025; The Guardian, 2025). Fakat burada da paradoks açıktır. Gözetim arttıkça itaat otomatikleşmemiş, tersine gözetim “normalleşmiş baskı”ya dönüşerek siyasal kopuşu daha da görünür kılmıştır. Beden rejimi, artık rıza üreten bir düzen değil, her gün yeniden ihlal edilen ve bu ihlallerle siyasal anlam kazanan bir çatışma alanıdır.
Nekropolitika ve Kronopolitika: Ölüm yönetimi ile yaşam talebinin çatışması
Meşruiyet krizinin derinleştiği koşullarda iktidar, yaşam vaat edemediğinde ölüm üzerinden yönetmeye yönelir. Ölümün, idamın, sokak şiddetinin ve korku üretiminin yönetim tekniğine dönüşmesi, iktidarın “kimin yaşayıp kimin öleceğine karar verme” iddiasıyla kurduğu egemenlik alanını genişletir (Mbembe, 2003). Ancak bu genişleme, iktidarı güçlendirmekten çok, iktidarın toplumsal bağlarını daha da koparabilir; çünkü şiddetin artışı, iktidarın kanıtı değil iktidar kaybının semptomu haline gelir (Arendt, 1970).
Toomaj Salehi vakası, bu nekropolitik çerçevenin “ses” üzerinden nasıl işlediğini gösterir. Salehi’nin protestoları destekleyen üretimleri ve kamuya açık konuşmaları nedeniyle defalarca gözaltı, ağır ceza ve ölüm cezası riskine maruz bırakılması, rejimin yalnızca örgütlü siyasete değil, kültürel ifadenin siyasal etkisine de savaş açtığını gösterir (OHCHR, 2024; ABC News, 2024). Burada hedef, bir kişinin........
