ABD’nin Maduro operasyonu ve hukukun yeni savaş rejimi
Uluslararası hukukun güncel krizi, çoğu zaman “ihlallerin artması” olarak tarif ediliyor. Oysa sorun yalnızca normların çiğnenmesi değildir. Daha yapısal olan sorun, normların ve haklar dilinin, sınır aşan zorun yönetilebilir ve meşrulaştırılabilir kılınmasında giderek daha aktif bir rol üstlenmesidir. Bu nedenle “hukuk dışına çıkma” kadar “hukuk içinden yönetme” biçimleri de belirleyicidir. Buradaki mesele hukukun askıya alınması değil, hukukun krizi yönetmenin merkezî dili haline gelmesidir. Bir başka ifade ile uluslararası hukukun bugünkü krizi, norm yokluğu değil; normların icrasının siyasal filtrelere bağlanmasıyla ortaya çıkan yapısal bir “sonuç üretme” krizidir. Hukuk metinleri, yasaklar ve suç tanımları yerinde durmakta; ancak bu normların doğurduğu sorumluluklar, özellikle kuvvet kullanımı söz konusu olduğunda, eşit ve zorunlu biçimde işletilmemekte; bağlama, aktöre ve siyasal maliyete göre seçici biçimde devreye sokulmaktadır.
Bu makale, 3 Ocak 2026 tarihinde ABD kuvvetlerinin Venezuela’da Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu ve eşini “yakalayarak ülke dışına çıkarması” ve ABD’nin bunu hem ceza soruşturması hem de siyasal “kontrol” söylemiyle gerekçelendirmesi üzerinden, uluslararası hukukun geldiği eşiği analiz etmektedir.
Reuters haber ajansı, operasyonun geniş ölçekli askerî güç kullanımıyla yürütüldüğünü, Maduro’nun ABD’ye götürüldüğünü ve ABD Başkanı Donald Trump’ın, ülke “güvenli bir geçiş” sürecine girene kadar Venezuela’nın ABD tarafından “kontrol edileceğini” söylediğini aktarmaktadır.[1]Bu çerçeve, müdahalenin yalnız askerî ya da cezai boyutlarıyla değil, hukuki ve söylemsel olarak nasıl kurulduğuyla da ilgilenmeyi gerekli kılar. Zira olay, jus ad bellum (savaşa girme hakkı) ile ceza hukuku söyleminin birbirine karıştırılabildiği; devletlerarası askerî kuvvet kullanımının, yabancı bir ülkede yürütülen polisî–cezai “yasa uygulama” (law enforcement) faaliyeti gibi sunulabildiği; egemenlik ile bu tür iç hukuk yetkilerinin aynı söylemsel düzlemde birleştirilebildiği bir rejimi görünür kılar.
Bu çerçevede üç soru belirleyicidir: Birincisi, kuvvet kullanma yasağı ve saldırı suçu fikri normatif olarak mevcutken, bu tür sınır aşan icralar neden “yapılabilir” kalmaktadır? İkincisi, haklar ve ceza söylemi hangi koşullarda savaşın suçlaştırılmasını güçlendirmek yerine onu depolitize eder ve yönetişimsel bir teknik haline getirir? Üçüncüsü, temsil ve rıza muğlaklıkları, uluslararası hukukun maliyetini nasıl düşürür ve hesap verilebilirliği nasıl aşındırır?
Ne yaşandı?
Basına yansıyan haberlere göre ABD, Maduro’yu Caracas’ta düzenlenen bir askerî operasyonla yakaladığı operasyonu öncesi aylar süren gizli bir hazırlık yürüttü, geniş çaplı hava saldırıları ve özel kuvvet unsurları eş zamanlı olarak kullanıldı.1 Reuters ayrıca farklı uzmanlardan konuya ilişkin hukukî değerlendirme aldığı haberinde ise ABD yönetiminin bu operasyonu bir “yasa uygulama” faaliyeti gibi sunduğunu, fakat aynı zamanda Venezuela üzerinde siyasî kontrol tesis etmeye dönük açıklamalar yaptığını, uzmanların da bu ikili gerekçelendirmeyi hukuk tekniği açısından tutarsız bulduğu aktarmaktadır[2].
Bu vakada “olay” tek başına yakalama değildir. Olay, yakalamanın hangi hukuk rejimine sokulduğudur. ABD’nin söylemi iki hat üzerinden kurulmaktadır. Birinci hat, federal iddianameler ve “narco-terör” suçlamaları üzerinden kişisel cezai sorumluluk hattıdır. İkinci hat ise fiilî askerî güç icrası ve siyasal kontrol hattıdır. Reuters’ın da işaret ettiği gerilim tam olarak burada ortaya çıkar. Bir devlet, başka bir devletin topraklarında askeri güç kullanarak liderini alıkoyuyor, sonra bunu “ceza adaleti” ve “kamu düzeni” diliyle normalleştirmeye çalışıyor.2
Bu ikili çerçeve, hukukun kriz yönetiminin dili haline gelmesi tezini somutlaştırır. Hukuk, bu bağlamda kuvvet kullanımını sınırlayan bir eşik olmaktan ziyade, kuvvet kullanımını yönetilebilir bir prosedüre dönüştüren bir repertuar gibi işlemektedir. Bu repertuarın temel işlevi, ihlali görünmez kılmak değil; ihlali olağanüstü bir kopuş olmaktan çıkarıp idari bir “geçiş” mantığına yerleştirmektir.
Jus ad bellum: Kuvvet kullanma yasağı, egemenlik ve müdahale yasağı
BM Şartı’nın 2(4) maddesi[3], devletlerin kuvvet kullanmasını ve kuvvet tehdidini yasaklar. Bu yasak, ancak Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi veya meşru müdafaa ile aşılabilir. Meşru müdafaa ise BM Şartı’nın 51. maddesi[4] çerçevesinde silahlı saldırı koşuluna ve zorunluluk ile orantılılık ölçütlerine dayanır. Bu vaka bakımından Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi veya Venezuela’nın açık rızası yönünde bir çerçeve görünmemektedir.
ABD’nin “yasa uygulama” iddiası, jus ad bellum düzeyinde ikna edici bir hukuki dayanak üretmez. Uluslararası hukukta sınır aşan “tutuklama” ve “yakalama” ancak ev sahibi devletin rızasıyla veya çok istisnai biçimde, kuvvet kullanımına ilişkin eşikleri aşmayan koşullarda tartışılabilir. Burada ise haberlerde yansıyan ölçek, bir “polisiye operasyon” değil, bir devletin başka bir devletin başkentinde askerî güç icra etmesidir.1 Bu nedenle kuvvet kullanma yasağının ihlali iddiası, yalnız siyasi bir eleştiri değil, jus ad bellum’un çekirdeğine ilişkindir.
Bu noktada “egemenlik” yalnızca sembolik bir ilke değildir. Egemenlik, hangi otoritenin kendi topraklarında şiddet tekeline sahip olduğuna ilişkin temel bir hukuki düzenlemedir. Uluslararası Adalet Divanı’nın Nikaragua dosyasında dile getirdiği gibi, bir devletin başka bir devletin topraklarında zor kullanarak kişi alıkoyması, müdahale yasağının ve egemenliğin ihlalidir[5]. Bu ihlal, yalnız devletlerarası ilişkide değil, uluslararası düzenin kurucu mantığında bir kayma yaratır. Çünkü böyle bir eylem, “yaptırım” ile “savaş”, “ceza” ile “müdahale” arasındaki sınırları bilinçli biçimde belirsizleştirir.
Hukukun çizgi çekmek yerine çizgiyi esnetmenin dili haline geldiği bu noktada, savaş istisna olmaktan çıkar ve yönetişimsel bir teknik olarak kalıcılaşır. Maduro vakasında asıl mesele, ihlalin varlığı değil; ihlalin nasıl “yasa uygulama” ve “kriz yönetimi” diliyle yeniden kodlandığıdır.
Uluslararası suç rejimleri ve Jus ad bellum’un arka plana itilmesi
Saldırı suçu, Roma Statüsü’nde tanımlanmıştır[6]. Saldırı suçunun ayırt edici yönü, savaşın nasıl yürütüldüğünden çok, savaş kararının kendisini cezai sorumluluğun merkezine yerleştirmesidir[7]. Nuremberg’de saldırı savaşı “en ağır uluslararası suç” (supreme international crime) olarak tarif edilmiştir[8].
Bu ayrımın günümüzdeki kritik sonucu şudur: Birçok kriz, sivillere yönelik ihlaller ve savaş suçları düzeyinde tartışılırken, kuvvet kullanımının hukuka aykırılığı sistematik biçimde arka plana itilmektedir. Cassese’nin saldırı suçuna ilişkin “en ciddi boşluklardan biri” vurgusu bu bağlamda yeniden önem kazanır[9].
Maduro vakasında da benzer bir risk mevcuttur. Tartışmanın “narco-terör” ve bireysel suç isnatları etrafında şekillenmesi, sınır aşan askerî kuvvet kullanımının hukuka aykırılığını görünmez kılmaktadır. Oysa örgütlü suç veya uyuşturucu iddiaları, jus ad bellum bakımından askerî güç kullanımını meşrulaştıran bir gerekçe oluşturmaz. Buradaki temel soru, bir devletin yabancı bir devlet başkanını askerî operasyon yoluyla yakalamasının kuvvet kullanma yasağı kapsamında nasıl nitelendirileceğidir.
Bu noktada yapısal bir tıkanma ortaya çıkmaktadır. Saldırı suçunun yargılanabilirliği, Uluslararası Ceza Mahkemesi rejiminde siyasal eşiklere bağlanmıştır. Roma Statüsü saldırı suçunu tanımlasa da6 Mahkeme’nin bu suç üzerindeki yetkisi büyük ölçüde Güvenlik Konseyi kararına veya devletlerin rızasına bağlıdır.[10] Bu durum, saldırı suçunu normatif olarak tanınmış ancak fiilen icra edilemeyen bir kategoriye dönüştürmektedir.
Dolayısıyla sorun, normların yokluğu değil, normların siyasal olarak seçici biçimde uygulanmasıdır. Bu seçicilik, sınır aşan kuvvet kullanımını hukuken........
