Doğanın da hakları var
İnsanın doğaya egemenliği, modern toplumun kurucu anlatılarından biridir. Doğayı denetim altına almak, onun güçlerini insanın hizmetine sunmak, sınırlarını aşmak ve kaynaklarını üretimin ihtiyaçlarına göre dönüştürmek, yüzyıllar boyunca ilerlemenin ve uygarlığın göstergesi sayıldı. Doğa, insanın karşısında duran, keşfedilmeyi, fethedilmeyi ve nihayetinde boyun eğdirilmeyi bekleyen bir alan olarak kavrandı. İnsanın özgürleşmesi de büyük ölçüde doğa üzerindeki hâkimiyetini artırmasıyla özdeşleştirildi.
Bu anlatının maddi temelleri vardı. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, üretici güçlerdeki muazzam ilerleme, insanın doğayla ilişkisini köklü biçimde değiştirdi. Ancak kapitalist üretim ilişkileri içinde doğa üzerindeki denetim, giderek doğanın sermaye birikiminin ihtiyaçlarına tabi kılınması anlamına geldi. Toprak mülke, orman keresteye, nehir enerji potansiyeline, yeraltı zenginlikleri ise çıkarılmayı bekleyen rezervlere dönüştürüldü. Doğa, kendi iç ilişkileri ve yaşam süreçleri olan bir bütün olarak değil, ekonomik değere çevrilebildiği ölçüde anlam taşıyan bir kaynaklar toplamı olarak ele alındı.
Bugün karşı karşıya olduğumuz ekolojik kriz, bu egemenlik anlatısının sınırlarını bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. İklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı, toprakların ve suların kirlenmesi, yalnızca doğanın yanlış yönetilmesinin sonuçları değil. Aynı zamanda insanın kendisini doğanın dışında ve üzerinde konumlandırmasının, doğayla kurduğu ilişkiyi sınırsız büyüme ve birikim mantığına tabi kılmasının sonuçları.
Üstelik burada önemli bir çelişki bulunuyor. İnsan doğaya ne kadar hükmettiğini düşünürse düşünsün, kendi varlığının maddi koşullarını doğadan bağımsız biçimde üretemiyor. Soluduğumuz hava, içtiğimiz su, beslendiğimiz toprak ve diğer canlılarla kurduğumuz ilişkiler, toplumsal yaşamın dışında değil, tam merkezinde yer alıyor. Doğa üzerindeki egemenliğin mutlaklaşması, sonunda insanın kendi yaşam koşullarını tahrip etmesi anlamına geliyor.
Bu nedenle bugün tartışılması gereken yalnızca doğayı nasıl daha iyi koruyacağımız değil, doğayla kurduğumuz ilişkinin hangi toplumsal ve siyasal temeller üzerinde yeniden inşa edileceği.
Doğa hukukun nesnesi değil, öznesi olabilir mi?
2008 yılında Ekvador, doğanın haklarını anayasasında tanıyan ilk ülke oldu. Anayasada doğanın, yerli halkların kullandığı adıyla Pachamama’nın, varlığını sürdürme ve yaşamsal döngülerini yenileme hakkı kabul edildi. Üstelik bu hakların korunmasını talep etmek için doğrudan zarar görmüş bir insan olmak gerekmiyor. İnsanlar ve topluluklar doğa adına hukuki girişimde bulunabiliyor.
Yeni Zelanda’da ise Māori halkının uzun mücadelesinin ardından Whanganui Nehri 2017 yılında hukuki kişilik kazandı. Nehir artık yalnızca suyun aktığı bir yatak ya da ekonomik faaliyetlerin üzerinde gerçekleştiği bir alan olarak değil, kendi bütünlüğü içinde tanınan bir varlık olarak kabul ediliyor.
İspanya’da yoğun kirlilik nedeniyle büyük bir ekolojik yıkım yaşayan Mar Menor lagünü de 2022 yılında hukuki kişilik kazandı. Bu düzenleme, gölün var olma, korunma ve iyileşme haklarının savunulabilmesine olanak tanıdı.
Bu örneklerin hiçbiri doğanın haklarının tanınmasıyla ekolojik yıkımın kendiliğinden sona erdiği anlamına gelmiyor. Hukuki tanınma ile hakların fiilen güvence altına alınması arasında önemli bir mesafe var. Ancak bu girişimlerin ortak bir özelliği bulunuyor: Doğanın yalnızca korunacak bir nesne değil, hakları savunulabilecek bir özne olarak kabul edilmesi.
Bu değişim, hukukun sınırlarını........
