Eşit Dağıtım Adalet midir?
İdare hukuku dersinde hocamız Prof. Dr. Yücel Oğurlu, bir gün sınıfa dönüp hiç beklemediğimiz kadar basit görünen bir soru sormuştu:
“Buradaki herkese birer adet aynı çikolatadan versem bu adaletli mi olur?”
Soru o kadar gündelikti ki, ilk anda cevabı da kendiliğinden geliyordu. Sanki adalet, matematiksel bir işlem gibi hemen sonuç veriyordu: Herkese birer tane; daha adil ne olabilir? Üstelik bu, hukukun en sevdiği şeylerden birine benziyordu: herkes için aynı kural, aynı uygulama, aynı sonuç beklentisi.
Ama tam da bu “kolay cevap” duygusu, bir şeylerin eksik kaldığını hissettirdi. Hukuk nosyonunu yeni yeni kazanmaya çalıştığımız o dönemde, sorunun önünde kısa bir an duraksadığımızı hatırlıyorum. Zihnimizde “eşitlik” ile “adalet” kelimelerini üst üste koyuyor, ama bir türlü tam örtüştüremiyorduk. Çünkü refleksimiz netti: Herkese aynı çikolata = eşitlik = adalet. Daha ne olabilirdi?
Derken fark ettik ki, sorunun asıl gücü çikolatanın kendisinde değil, sorunun sakladığı küçük tuzaktaydı: “Aynı şeyi vermek” gerçekten “adil” olmak mıdır?
Belki de çikolata örneği, eşitliğin ne kadar kolay kurulduğunu; adaletin ise bazen aynı kolaylıkla kurulamadığını göstermenin pratik bir yoluydu.
Sonra aynı çizgide ikinci bir örnek düşünelim: Bir sınıftaki herkese kıyafet dikebilmesi için 10 metre kumaş versek, bu da adaletli mi olur? Bu sefer de dağıtım çok düzenli görünüyor: Herkes 10 metre aldı; ölçü aynı, paket aynı, herkesin eline aynı miktar geçti. İlk bakışta “eşitlik” hissi yine güçlü.
Ama adalet, bazen tam da bu “eşit” görünen yerde tartışmalı hale gelir. Çünkü 10 metrelik kumaş, herkese aynı imkânı sağlamayabilir. Beden ölçüsü büyük olan birine aynı metreden daha az kıyafet çıkacak; küçük bedende olan biri daha fazla parça dikebilecek, daha esnek model seçeneklerine sahip olacak. Yani dağıtım eşit olsa bile, ortaya çıkan imkân ve sonuç eşit olmayabilir.
İşte bu iki küçük örnek (çikolata ve kumaş) aslında hukuk felsefesinin en temel sorularından birini tek hamlede masaya koyuyor: Eşit davranmak, her zaman adil davranmak mıdır? Ve daha da önemlisi: Adaleti “eşit dağıtım” diye tanımladığımızda, gerçekten neyi eşitlemiş oluruz—dağıtımı mı, imkânı mı, sonucu mu?
1) “Aynı muamele” ile “adil muamele” aynı şey değil
Eşitlik çoğu zaman “herkese aynı muamelenin yapılması” olarak anlaşılır. Hukuk açısından bu, kuralların genel olması ve keyfiliğin önlenmesi için çok değerli bir ilkedir. Aynı kurala tabi olmak, öngörülebilirlik sağlar; idarenin veya yargının kişiye göre muamele yapmasını zorlaştırır.
Fakat hayatın kendisi bize şunu hatırlatır: İnsanlar çoğu zaman aynı durumda değildir. Aynı kural, farklı şartlarda bambaşka sonuçlar doğurabilir.
Çikolata örneğine dönelim. Aynı çikolatayı yiyen iki kişinin bedeni aynı tepkiyi vermek zorunda değildir. Örneğin yaşları ve sağlık durumları hemen hemen aynı 80 kiloluk bir erkek ile 50 kiloluk bir kadının aynı miktar çikolataya vereceği metabolik yanıt genellikle aynı olmaz; kimi için kandaki şeker oranı daha hızlı yükselir, kimi için daha sınırlı olur; kimi daha çabuk toparlar, kimi daha geç.
Burada iş daha da ilginçleşiyor: Diyelim ki dağıttığımız çikolata “normal” değil; ketojenik beslenmede tercih edilen, “şekeri pek yükseltmediği” söylenen ketojenik bitter çikolatalardan. O zaman ölçüt ne olacak?
İşte tam bu noktada adalet tartışmasının özü görünür hale gelir: Ürün değişince tartışma bitmez; sadece yer değiştirir. Artık soru yalnızca “şekeri yükseltti mi?” değil; “Hangi ölçüte göre adil?” sorusudur.
Çünkü ketojenik çikolata bile olsa:
- Herkesin metabolik yanıtı aynı olmayabilir,
- Tatlandırıcılar (şeker alkolleri vb.) farklı kişilerde farklı etkiler yaratabilir,
- Değişken yalnızca kan şekeri değil; alerjen, intolerans, mide-bağırsak tepkisi gibi başka başlıklar da olabilir.
Burada Aristoteles’in klasik ayrımı gerçekten çok işe yarar. M.Ö. 4. yüzyılda yaşamış, Batı düşüncesinin en kurucu isimlerinden biri olan Aristoteles, yalnızca felsefenin değil; siyaset, etik ve hukuk düşüncesinin de temel taşlarını döşemiş bir yazardır. Onun eserlerinde adalet, soyut bir “iyi niyet” kavramı olmaktan çıkar; toplumsal düzenin nasıl kurulacağına dair somut bir ölçü tartışmasına dönüşür. Aristoteles’in adalet anlayışında kritik nokta şudur: Adalet her zaman “herkese aynı” vermek değildir; asıl mesele, hakkaniyete uygun oranı kurabilmektir. Bu yüzden “dağıtıcı adalet” (distributive justice) dediği alanda temel sezgisi şu cümlede özetlenir: Eşitlere eşit, eşit olmayanlara durumlarıyla orantılı........
