Ölümsüzlük!
Varlık aleminde öleceğini bilen tek canlı olan insan, sevdiği birinin artık hareket etmediğini gördüğü ve kendi ömrünün de tükeneceğini anladığı günden beri ölümsüzlük peşinden koşup durmaktadır.
Nitekim Borges, birazdan bahsedeceğim “Ölümsüz” adlı hikayesinde, “Ölümsüzlük anlamsızdır; insan dışındaki bütün yaratıklar ölümsüzdürler, çünkü ölümden habersizdirler,” der.
Hayvanlar da ölür fakat insanların aksine onlarda ölüm bilinci yoktur. Ölmek ile öleceğini bilmek farklı şeylerdir çünkü. Bir hayvan tehlikeyi sezip kaçabilir, ölen bir yakınının başında yas tutar gibi bekleyebilir; ancak bir gün kendisinin de kaçınılmaz olarak öleceğini idrak edip etmediği hâlâ bir muammadır. Kısacası, insan dışında kendi ölümlülüğünün farkında olan başka bir canlı var mı bilinmez.
İnsanı hayvandan ayıran şey bilinçtir. Bilinç sadece tepki vermek değildir, tepki verebildiğini fark etme halidir.
Hayvanlar aleminden bir belgeselin bir sahnesi hiç çıkmıyor aklımdan. Kaplanlar birkaç maymunu kovalar. Maymunlar ağaca tırmanır, ağacın en tepesine çıkarlar. Çevik bir kaplan da onların peşinden ağaca tırmanır. Ancak ağaç dalları sık, kaplan aralarından geçemiyor, maymunlar en tepede, aşağıda bir sürü kaplan… Ağaca tırmanan kaplan zorlar, bir türlü öteye gidemez.
Oysa aşağıdaki kaplan sürüsü, sıska ağacı hep birlikte sallasa maymunlar aşağı düşecek ama hayır ille de dişlerini boyunlarına geçirecek mesafeye gitmeye çalışır içlerinden birisi.
Bu sahne içgüdünün karanlığı ile bilincin aydınlığı arasındaki sınırı gösterir bize. Ağaca tırmanan kaplan tek bir komutla hareket eder: Kovala ve dişlerini boynuna geçir!
Hayvan için tek bir olasılık vardır, başka bir seçenek gelmez aklına. Kaplan sıska ağacı sallayıp avını yere düşürmeyi akıl edemez; çünkü o, sadece tek bir yol bilir. İnsan ise durup düşünebildiği, dürtülerini zihninde tartabildiği ve ağacı sallayacak o alternatif yolu bulabildiği için hayvan değildir.
Eskiden, çok eskiden, yeni yeni ayağa kalkıp yürümeye başladığımız o ilk çağlarda; devrilmiş bir mamut cesedinin etinden nasiplenmek isteyen bir grup insan, uzaktan leşin üzerine sırayla en güçlü hayvanların geldiğini görür. Önce boz ayı karnını doyurur; ardından aslan, kaplan, kartal, kurt ve tilki güçlülük sırasıyla gelerek etin tümünü yiyip bitirirler. Kurt gibi acıkmış olan insan ise geriye kalan kemik yığınının üzerinde çaresizce durup düşünür; taşı eline alır, onu bir alet gibi kullanarak kemiği kırar ve içindeki iliği keşfeder; oturup afiyetle yememeye başlar.
Yırtıcıların asla ulaşamadığı o gizli hazineye, aklı ve bilinci sayesinde ulaşır insan. Böylece sadece karnını doyurmakla kalmaz, kaba gücün saltanatını yıkarak aklı ve aleti kendine rehber edinir.
O günden sonra rakibini, düşmanını ya da avını pençesiyle alt etmek yerine, yaptığı aletleri onlara fırlatarak diğer canlılardan ayrışan farklı bir varlığa dönüşür. (Aslında kalleşlik!) Ve nihayetinde, bu alet yapma becerisi milyonlarca yıl sonra tüfeğin icadına kadar uzanır; kaba güce dayalı o eski mertlik de böylece tarihe karışır.
Varlık aleminin tek hâkimi, en kıymetlisi olma vasfını başkaları değil, insan kendi kendine verdi. Doğa insana taç takmadı yani, onu alemin kralı ilan etmedi. İnsan, aklını ve gücünü kullanarak o tacı kendi kafasına kendisi geçirdi. Kanunları kendisi yaptı. Evrenin merkezine kendini, kendisi yerleştirdi.
Yaşarken, günün birinde yok olacağını düşünen tek yaratıktır insan. Kaya mezarlarını, cesedi toprak olmasın diye taştan lahitleri o yüzden yaptı. Çünkü ölüm yakasını hiç bırakmadı. Bunu bildiğinden piramitler inşa etti, ölülerini anmaya başladı, vasiyet bıraktı, gelecek kuşakları düşündü ve henüz başına gelmemiş ölümün gölgesinde bir yandan da ölüme bir çare bulup ölümsüzleşmek için düşünüp durdu.
Ve gelip şu yaman soruya çarptı:
İnsan öleceğini bildiği için mi uygarlık kurdu, dinleri ve sanatı yarattı; yoksa uygarlık kurup........
