menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir "şey" ne zaman sanat eseri olur?

101 0
29.04.2026

Bu yazının fikri, Ahmet Güneştekin’in Venedik Palazzo Gradenigo’da açılan “Sessizlik” sergisini gezerken; zemin katta, sol elinin işaret parmağını yüzüne götürmüş, daha girişte bizi “sessizliğe”, “sükûnete” “tefekküre” davet eden, grotesk devasa ayakkabılarıyla toprağa sıkıca basmış, elinde ne bir keski ne de fırça bulunan, sanatçının “otoportrem” dediği iki metre kadar yüksek bronz heykelin önünde durmuş kıymetli Murat Ülker’le sohbet ederken düştü aklıma. Daha doğrusu Murat Bey’in bir sözü üzerine…

Gürültülü bir çağda yaşıyoruz. Her yerden sesler kuşatmış bizi. Hepimizin üzerine her gün, her an tonlarca mesaj yağıyor. Dijital savaş silahları, her birimizi birer hedef tahtası haline getirmiş, durmadan bize görsel, işitsel, yazılı mesajlarla ateş ediyorlar. Enformasyonun sağır edici gürültüsü, ne yazık ki hiçbirimizi alleme yapmıyor; tam tersine bu mahşeri gürültü içinde bilgi dağarcığımızdan her gün bir şeyler gıdım gıdım eksiliyor. Kıymetli Nabi Avcı’nın şahane deyimiyle “enformatik cehalet” tefekkür yetimizi elimizden alıyor, “enformatik fırtına” hepimizi girdabına almış, sürüklenip duruyoruz. Bu durum, Koreli filozof Byung-chul Han’ın muhteşem saptamasıyla hepimizde “ruhsal bir tıkanmaya” yol açmış durumda. Güneştekin’in “Sessizlik” sergisinin küratörü Sergio Risaliti’nin, sergi kitabına yazdığı yazıda alıntıladığı Koreli filozofun, “Ruhun ortamı sessizliktir ve bu ortam dijital iletişim tarafından açıkça yok edilmektedir. İletişimsel gürültünün ürettiği toplumsallık, ruhun ritmi değildir,” sözleri beynimde yankılanırken; bronz heykelin kocaman ayakkabılarına bakan Murat Ülker, “Kırmızı başlıklı kız,” dedi usulca bana.

Önce bir anlam veremedim bu söze… Bu devasa bronz heykelin “Kırmızı Başlıklı Kız” masalıyla ne alakası olabilir? Soran, meraklı bakışlarla ağzından çıkan söze dikkat kesildiğimi anlayınca, devam etti Murat Bey: “Senin ayakkabıların neden bu kadar kocaman büyükanne?” dedikten sonra heykelin yüzüne giden parmağına bakarak “Susss, kurt yer bizi sonra,” dedi gülümseyerek.

Gerisi kendiliğinden sökün etti.

Masalı hepimiz biliyoruz. Küçükken bize okunmuş, biraz büyüyünce biz okumuşuz, birileri anlatmıştır bize muhakkak. Masalın ilerleyen kısmında kurt kılığına girdikten sonra, küçük kız onu büyükannesi sanır ve ardı ardına kurdun kendisine sorduğu sorulara benzer şu soruları sormaya başlar ona:

“Büyükanne, kulakların neden bu kadar büyük?”

“Büyükanne gözlerin neden bu kadar kocaman?”

“Büyükanne ellerin neden bu kadar büyük?”

“Büyükanne ağzın neden bu kadar kocaman?”

Bronz heykele sorduğumuz bu soruların hiç birisine heykel, heveskâr kurt gibi cevaplar vermez. Onun bu sorulara hiçbir cevabı yoktur. Sadece tek bir hareket yapar. Biz meraklı izleyicilerin, oraya gelmeden çok önce bu soruları soracağımızı bildiğinden, sol elinin işaret parmağını dudaklarına götürmüş, hepimizi “sessizliğe” davet etmiştir.

Büyükanne yapabilse eğer, uzaklardan meraklı torununa, kendi kılığına girmiş kurdu göstererek, tıpkı Ahmet’in “otoportresi” heykel gibi elini dudaklarına götürüp “sussss”işareti yapar, kısık bir sesle “Yoksa bizi kurt yutar,” der.

(Hastanelerin duvarları, hemşirelerin bu işareti yapan fotoğraflarıyla süslüydü bir zamanlar. Bu işaret, İskenderiye merkezli Helenistik inançta sessizlik, sırlar, gizlilik ve çocukluk dönemini temsil eden Mısır tanrısı Harpokrates’e atfedilir.)

Murat Bey’in söyledikleri üzerine “Kırmızı Başlıklı Kız”a mı yoğunlaşsam, “sanat nedir?” sorusuna mı cevap arasam önce, karar veremedim. Hemen büyük Tolstoy yetişti imdadıma. “Sanat, bir kalpten çıkan duygunun başka kalplerde yeniden doğmasıdır,” demişti onu tanımlarken. Sözü daha da bozuk para yaparsak eğer, sanat, sanatçı tarafından bir duygunun başkasına “bulaştırılması”dır ona göre. Bulaşıcı bir şeydir demek sanat. Sanatçı önce bir duyguyu gerçekten yaşar; ardından bu duyguyu roman, şiir, resim, müzik gibi bir forma dönüştürür. Son aşamada ise izleyici, okuyucu, dinleyici bu esere temas ederek sanatçının yaşadığı duyguya benzer bir hissiyatın içine girer. Böylece sanatçı, bulaşıcı bir hastalık yayar gibi mikrobunu başkasına bulaştırmış olur.

Bu anlayışa göre sanatın değeri, onun ne kadar “güzel” olduğunda değil, izleyicide ne kadar güçlü bir duygu uyandırabildiğinde saklıdır. Güzel olan her zaman sanat değildir; aynı şekilde rahatsız edici, hatta “çirkin” diyebileceğimiz bir şey de güçlü bir hissiyat oluşturuyorsa insanda pekâlâ sanat olabilir. Tolstoy’un sanat anlayışında resim, şiir, roman ve müzik, insanın iç dünyasındaki duyguları açığa çıkaran araçlardır. İlişki kurma,........

© Habertürk