"Siyaset meydanı"na yukarıdan bakarken
Kaldığım otelin penceresinden Taksim Meydanı’nı seyrediyorum. Bu yükseklikten o aleme bakınca, aşağıda devinen insanların tek tek yüzleri seçilmediği, detaylar kaybolduğu için ritmik ve sürekli hareket eden, yer değiştiren bir kitle görünüyor gözüme sadece.
Veya bir film sahnesi gibi her şey... Sanki yönetmen “oyun” demiş, defalarca prova yapmış olan figüranlar kendilerine belletilen rolü oynamaya başlamışlar. Kim, hangi yöne, nasıl gidecek biliyor. Ama bütün o devinime, yukarıdan bakan birisi çok bir anlam veremeyebilir o anda.
Mesela şu elindeki poşetle, Laleli’de tek başına yürüyen Sezai Karakoç’a benzeyen adam… Bir süre onu takip ettim, bir ara sahiden de şair sandım. Aylak aylak yürürken bir anda adımlarını hızlandırdı; artık aklına ne geldiyse fikrini değiştirmiş olmalı (“Yavaşlık ile hatırlama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır,” demişti Kundera; “bir şeyi hatırlamak istediğimizde yavaşlar, unutmak istediğimizde hızlanırız” diye ilave etmişti). Aklına gelen 'o şeyi' unutmak isteyen adam, hızlı adımlarla metro istasyonuna doğru gözden kayboldu.
Karıncalar yemi almış, yuvanın kapısına getirmişler; derken bir anda gözden kayboluyorlar. Yer altına inenler meydandan böylece çekiliyor ama anında yeraltına inenlerin yerine başkaları geçiyor.
Bu muazzam döngü sayesinde meydan hiçbir zaman boş kalmayacak bu gidişle.
Sağ tarafa döndüğüm, yeni AKM binası; sol tarafımda ise meydana şahane bir çehre kazandıran, insana 'bir mabet bir meydana bu kadar yakışır' dedirten yeni cami ve onun tam karşısındaki kilise... Ama kilise; o eciş büçüş, estetikten yoksun büfelerin ve küçük yemek dükkanlarının arasına önce hapsedilmiş, şimdi de boğulmak üzere bırakılmış gibi duruyor... Oysa o dükkanlar kaldırılsa, kilise ile cami karşılıklı birbirine baksa, her ikisi de geniş bir soluk alsa ne muhteşem olurdu! Onları yan yana görenler hayran kalır, meydan asıl çehresine o zaman kavuşur. Ama işte; para kazanmak (o dükkanların akarı nereye gidiyorsa, sanırım kilisenin vakfına) şehre estetik bir ihtişam kazandırmaktan daha üstün görülüyorsa, demek ki konuşmak beyhude.
Buradan görülen “Gezi Parkı”nın gerçek adı “Gezi” değil, “İnönü Gezisi”ydi vakti zamanında. Peki, parkın İnönü’yle ne alakası vardı? Biraza anlatalım o halde.
Tam karşımda duran parka çıkan merdivenlerin başında yüksek, ama çok yüksek bir kaidenin üzerinden, bir ata binmiş görkemli İsmet Paşa’nın heykeli olacaktı. Heykeli, Nazi zulmünden kaçmış bir Alman heykeltıraş Güzel Sanatlar Mektebinde yapmıştı talebeleriyle birlikte. Yapımı aylarca sürmüş, heykel büyüdükçe okulun çatısı alçalmış, sonunda çareyi çatıyı sökmekte bulmuşlardı. Necip Fazıl “Babıali” adını verdiği hatıratında, daha önce Mebuslar Meclisi olarak kullanılan mektebin sökülen çatısının üzerinden kafasını uzatmış olan İsmet Paşa’yı, denizden geçenlere “nik” yapar gibi göründüğünü yazar.
İşte bu görkemli heykeli, birtakım bozguncu talebeler nümayiş yaparak şu anda gördüğüm merdivenlerin yanına kurulmuş, çok uzun yıllar da orada bir ceset gibi kalan o kaidenin üzerine kondurmasına izin vermediler. O sırada da iktidar demokratlara geçti, İnönü’nün o heykeli de depoya kaldırıldı, 12 Eylül’de askerler, Hürriyet gazetesi yardımıyla heykeli bir depoda buldular, alıp İnönü’nün Taşlık’tak (şimdiki Swiss Otel’in arkası) evinin önüne diktiler.
“İnönü Gezisi”, adını buradan alıyordu işte. Meydanda tıpkı Napolyon’un Paris’e diktiği Zafer Anıtı’nın altından geçer gibi; ata binmiş heybetli İnönü Heykeli’nin üzerinde durduğu kaidenin altından parka girecek olan ahali, ağaçların altından, yeşilliklerle bezeli çayırlardan geçerek, geze geze ta Maçka-Taşlık’taki İnönü Evine kadar gidecek, sağ tarafında da denizden görülmeyen İnönü Stadı olacaktı.
Ah o bozguncu talebeler! Ah o Conrad Hilton keferesi her şeyi berbat etti!
1930’larda Atatürk yaşarken Henri Prost nam Frenk şehir plancısı İstanbul’a davet edildi. Prost, savaşlardan, işgalden, hoyratlığımızdan cılk yaralarıyla çıkmış şehre modern bir çehre kazandırmakla vazifelendirildi. Bir plan yaptı.
Şimdiki adı Gezi Parkı olan ve toplumsal hafızamızda derin bir yara ve bir kalkışmayla özdeş bir halde kendine bir yer bulan yerde Topçu Kışlası vardı. Sağ tarafı ise mezarlıktı. Kışlayı 1806 yılında Üçüncü Selim inşa ettirmişti. Muhteşem bir binaydı, ortasındaki geniş avlu leşkerin talimgahıydı. İmparatorluğun son demlerinde bu avlu Taksim Stadyumu’na çevrildi. Önemli futbol maçları ve spor müsabakaları bu statta yapılıyordu.
Fransız mimar Prost, “Bu kışlayı yıkalım,” dedi. Dönemim hem İstanbul valisi hem belediye başkanı hem de CHP il başkanı olan Lütfü Kırdar “hay hay” dedi, yıktılar.
O da kolay, dümdüz ettiler.
Peki; Türkçede ilk modern tiyatro eserini yazmış, Agâh Efendi’yle birlikte 1860 yılında ilk özel Türk gazetesi olan “Tercüman-ı Ahvâl”i çıkarmış, daha sonra tek başına “Tasvir-i Efkâr”ı yayımlamış, bir gazetede Türkiye’nin ilk köşe yazısını yazmış, yazı dilinde anlam karışıklığının önüne geçmek ve metni daha anlaşılır kılmak amacıyla noktalama işaretlerini ilk kez Türkçeye sokmuş, Türkçeye “Lamartine”, “La Fontaine” ve “Hugo”dan ilk defa şiir çevirmiş, Türk halk kültürüne ait atasözlerini ilk defa derleyip kitap hâline getirmiş, Osmanlıcanın ağdalı dili yerine halkın kolayca anlayabileceği sade bir nesir dilini savunup yaygınlaştırmış, bugün hepimizin diline pelesenk olmuş “hak”, “adalet”, “kanun”, “hürriyet” ve “millet” gibi Batılı hukuki ve siyasi kavramları Türk fikir hayatına kazandırmış; pek kimsesi olmadığı için 13 Eylül........
