menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sıdkımız Sıyrıldı

4 0
22.08.2026

Bu yazıda bir pencereden bakmadan ilerleyelim mi ?

Bir dam başından bakalım… bir minareden… bulutların hemen altından… Şehir küçülür orada, insanlar nokta olur, sesler birbirine karışır, tek bir uğultuya döner. Ama tuhaftır — o kadar yükseklikten bakınca bazı şeyler daha da net görünür. Çünkü uzaklaştıkça örtüler düşer; geriye sadece şekil kalır, sadece hareket, sadece gerçek.

İşte oradan bakıyoruz şimdi. En tepeden.

Aşağıda, akşam ezanı okunurken pazar hâlâ kapanmamıştı.

Balıkçı elindeki bıçağı aldı çelik bir an ışıkta parladı sonra pulları sıyırmaya başladı. Sıyır… sıyır… sıyır… Her vuruşta bir pul havaya kalktı, ışıkta bir saniyeliğine gümüşe döndü, sonra tezgâhın altına düştü. Ayaklar bastıkça çıtırdadı orada. Kimse durup bakmadı buna. Herkes fiyat sordu.

Balıkçı başını kaldırmadan söyledi rakamı. Kadın "Vay be…" dedi, yürüdü. Ama balık orada duruyordu pulsuz, çıplak, bütün damarları ışığın altında görünür hâlde.

Etraf hep aynı sesti aslında tartının demir sesi, naylon poşetlerin hışırtısı, "gel gel abi, bugün taze" bağırışı, bir yerlerde bozuk para şıngırtısı, ezan sesine karışan bir kadın çığlığı gibi pazarlık… Terazi ibresi bir sağa yattı bir sola, hiç durmadı. Tezgâh örtüleri rüzgârda çırpındı bir bayrak gibi, ama hiçbir vatanı temsil etmeyen bir bayrak.

O an anlayoruz ki : biz de böyleyiz.

Her pul, bir sıdktı aslında.

Ticarette doğru fiyat, sözde doğru duruş, ibadette doğru niyet, makamda doğru ehliyet hepsinin ortak adı sıdktı; hangi alanda kaybolursa kaybolsun, sıyrılan hep aynı şeydi. Bundan sonra anlatacaklarımızın hepsi, aslında bu tek kelimenin farklı yerlerde aldığı yaralardır.

Allah'a karşı doğru durmanın küçük, görünmez bir katmanı. Kitabı elden bırakmamanın, ona yabancı büyümemenin verdiği bir zırh. Ama biz kitabı raftan indirmeyeli çok oldu… okuyup da hayata değdirmeyeli çok oldu… ve kitap tanımaz olduk, sonra kibir geldi üstümüze — sanki kitapsızlık bir boşluktu, kibir de o boşluğu dolduran gaz.

وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحًا إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ

İnsanlara böbürlenerek yüzünü çevirme, yeryüzünde çalımla yürüme! Çünkü Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez.

Kitapsız bir gönül boş kalmaz. Doldurulur. Kiminde kibirle, kiminde hep banacılıkla…

Sonra pazar geldi aklımıza yeniden ama bir tek pazar değildi bu sefer, yüzlercesi birden üst üste bindi gözümüzde. İstanbul'un sebze halinden Van'ın kaldırım pazarına, Kahramanmaraş'ın çarşısından Trabzon'un balık iskelesine… hepsinde aynı terazi, aynı bağırış, aynı çırpınan naylon. Ülke boydan boya tek bir tezgâh gibi sanki, ve o tezgâhın üstünde sıyrılan hep aynı şeydi.

Serbest piyasa dediler adına sanki her şey serbestmiş gibi. Oysa serbest bırakılan, bazı ellerde vicdandı. Fiyatlar tavana vurdu, kimse "dur" demedi; çünkü durmak kâr etmiyordu. Ekmek büyüdü değil, küçüldü. Cüzdan büyüdü değil, incedi. Ve birileri "arz-talep" dedi buna, bir de gülümsedi.

Hâlbuki Peygamber (s.a.v.) ne demişti stok tutup fiyat şişirene?

مَنِ احْتَكَرَ فَهُوَ خَاطِئٌ

Kim (ihtiyaç maddelerini) stoklar, fiyatı yükseltmek için bekletirse, o günahkârdır.

Ve yine buyurmuştu Rabbimiz adaletin, ihtikârın karşısına dikilen o büyük emri:

إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَىٰ وَيَنْهَىٰ عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

Şüphesiz Allah; adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalığı ve azgınlığı yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.

Gelir adaletsizliğine "sistem böyle" dedik, kestirip attık. Oysa sistem değildi bu sıdkın pazardan sıyrılmasıydı. Alan da bilmiyordu artık hangi fiyatın hakk olduğunu, satan da.

Camiden çıkarken bir söz duyduk bir kulağın öbür kulağa fısıldadığı: komşusunun, arkadaşının, hatta imamın ardından bir cümle. Kimse fark etmedi ne yaptığını. Bu avlu hangi şehrin avlusuydu, önemi yoktu artık Bursa'da da böyleydi bu fısıltı, Şanlıurfa'da da, antalyada'da da.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ

Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.

Gıybet, ölü etini afiyetle yemekti ve biz sofrayı hiç fark etmeden kurduk, hiç fark etmeden kalktık. Sonra secdeye vardık, güzel göründük, güzel duyulduk ama içimiz nerdeydi o........

© Habername