menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Saçım Kadar Canım Olsa

1 0
latest

Mahmud Celalettin Ökten ve kızı Dr. Ayşe Hümeyra Ökten'in vefat yıldönümü anısına

Çapa Tıp Fakültesi'nin loş bir köşesi düşünün. Kütüphanenin, kimsenin uğramadığı bir kuytusu. Genç bir tıp öğrencisi, namaz vakti geçmesin diye oraya çekilmiş; çevredeki mescitler kilitli, hocasının vizit saati bitmek üzere. Seccadesiz, aceleyle, sessizce secdeye kapanıyor.

O genç kızın adı Ayşe Hümeyra Ökten'di. Ve o secde, aslında yüz yıllık bir mirasın küçük bir kesitiydi sadece.

Ben bir İmam Hatip Lisesi mezunuyum. Bu cümleyi bugüne kadar kaç kere gurur cümlesi olarak kurdum, bilmiyorum. Ama bugün başka bir cümle kurmam gerekiyor: bu cümleyi bana kurdurabilen adama teşekkür cümlesi.

Mahmud Celalettin Ökten. Celal Hoca. Onu bugün sadece "kurucu" diye anmak, meseleyi küçültmek olur.

Hayatı kolay başlamamıştı üstelik. Daha dört yaşındayken babasını, on beş-on altı yaşında annesini, sonra kendisine bakan ninesini kaybetti. Acı, onu erken büyüttü. Ama küçücük bir çocuk, içinden şöyle bir dua kurmuştu: "Ya Rabbi!.. Eğer bana senin kitabının dilinden anlamayı nasip edersen, ölünceye kadar senin dilinin dellâlı olacağım." Altı ay gibi kısa bir sürede, annesinin gece uyumadan önce şifahi okutmasıyla hafız oldu. Bu duayı tutan bir ömür sürdü sonra — Darülfünun'dan mezun, Arapça, Farsça, Fransızca bilen, felsefe ve kelam okutan, "Celâl Hoca" diye anılan bir müderris oldu.

O, bir modelin mimarıydı: asrın ihtiyaçlarını müdrik, Doğu'yu ve Batı'yı iyi bilen, aklı ve kalbi mezcetmiş bir aydın din adamı tasavvuru. Fen ve sosyal bilimleri, İslami ilimlerle aynı çatı altında buluşturma cesaretini gösterdi — o günün şartlarında bu, sadece bir müfredat tasarımı değil, bir meydan okumaydı.

1951'de açılan İstanbul İmam Hatip Okulu'nun ilk müdürü oldu. Ve bu, masa başında verilmiş bir görev değildi. Yoklukların ortasında, bizzat tuğla taşıdı. Bürokratik engelleri tek tek aştı. Devlet "millet istemiyor" diye kapatmaya hazırlandığı için, kendi cebinden sokaktaki amelelere para verip sınıfı doldurdu. "Siz buradan kaç para alıyorsunuz, ben onu size vereyim" dedi — yirmi kişilik bir sınıf boş görünmesin, müfettiş gelip "rağbet yok, kapatalım" demesin diye. Kendisi emekli, geliri de yok üstelik. Yine de doldurdu o sınıfı, yine de taşıdı o tuğlaları.

Biz bugün İmam Hatip'ten mezun oluyorsak, bu yüzden oluyoruz. Taşıdığımız kimlik, doğrudan bu fedakârlığın ve çizdiği ufkun neticesi. O sınıfların boş kalmaması, bir adamın inadına bağlıydı.

Ve o adam öldüğünde elinde hâlâ açık bir kitap vardı — kitap okurken vefat etmiş, kucağında öylece açık........

© Habername