NASIL BİLİRDİNİZ?
Bir yakınımızı kaybettik.
Musalla taşının önünde üç beş kişiydik. Saflar seyrekti. Gök, boş kalan yerleri yağmurla doldurdu.
İmam sordu: “Nasıl bilirdiniz?”
Üç beş sesin cevabı yağmura karıştı: “İyi bilirdik.”
Sonra tabutu omuzladık. Mezarlığın içinden geçerken silinmiş yazılar gözümüzün önüne geldi. Üstü kurumuş mezarlar yağmurla yeşermişti. Rahmet olsun üstteki yeşillik onlara.
Hepsinin üstünde bir isim, hepsinin gerisinde bir hatıra var.
Kimileri çok bakımlı, kimileri eski. Kiminin nesli tükenmiş, başında bir Fâtiha okuyacak kimse kalmamış. Kimi unutulmuş, torunları var ama yolları buraya düşmüyor. Kimi ise hâlâ bir hatıra.
Çoğu taşın başında bir hakikat yazar: Hüve’l-Bâkî. Bâki olan yalnız O’dur. Sonunda bir rica: Ruhuna Fâtiha. Arada bir isim. Silinen hep o oluyor.
Onlar da bir zamanlar bu yoldan geçtiler. Bir tabutun altına omuz verdiler, silik bir taşın önünde durdular. Belki onlar da “Bizi unutmazlar” dediler.
Hangimiz dedemizin dedesinin adını biliyoruz? Mezarının yerini? İki nesil, belki üç. Sonra biz de yağmurun sildiği bir isim oluruz.
Yeni kazılmış mezarın başına vardığımızda göklerin gözyaşlarıyla ıslanmış toprağın kokusu sardı etrafımızı.
Herkes bilir o kokuyu. Yağmurdan sonra topraktan yükselen o koku kim bilir kaç kez durdurmuştur bizi bir pencere........
