BALİDOLLU MUHAMMED (I)
BALİDOLLU MUHAMMED (I)
Ölçünün de Altı Varmış
Balidol'dan dönmüştüm ama ruhum orada esir kalmıştı.
İnsan bazen bir yerden bedeniyle ayrılıyor; gözleri, aklı ve vicdanı ise geride kalıyor. Balidol'dan Buhoodle'ye dönmüştüm. Ayaklarım kampın kızıl kumlarından uzaklaşmıştı ama içimde bir yer hâlâ o dikenli çalıların arasında dolaşıyordu.
Şangala'yı gördüğümde yoksulluk hakkındaki bütün ölçülerimin değiştiğini sanmıştım. Sonra Balidol'a gittim. Meğer ölçünün de altı varmış. Şangala bana yokluğu öğretmişti. Balidol ise "yok" kelimesinin kendisini sorgulattı.
O günden sonra varlık ne, yokluk ne, ihtiyaç nerede biter, mağduriyet nerede başlar; hepsi birbirine karıştı. Kampüsteki hayatımı bir kez daha sorguladım. Uçan kaçan bilcümle canlı, korunaksız pencereler, kirli sular, demlikte çay özlemi, unuttuğum sabah kahvaltısı, artık giymeye gerek görmediğim tek takım elbisem ve kösele ayakkabım… Bir zamanlar mahrumiyet hanesine yazdığım ne varsa Balidol'un kızıl toprağında anlamını kaybetti.
Yaşamak ile yalnızca nefes almak arasındaki her şey üç harfe sığdı: YOK.
Balidol, yokun bile yok olduğu yerdi.
Unutulmuşluk deseniz eksik kalıyor. İhmal deseniz yetişmiyor. Duyarsızlık deseniz vicdanınız o kelimenin arkasına saklanmanıza izin vermiyor. Orayı anlatmak için seçtiğiniz her kelime dönüp sizi bir kat daha ağır bir vicdan yükünün altında bırakıyor. Çünkü bazı yerlerde yoksulluk bir eksiklik değil, hayatın bütün cümlelerinden öznenin çıkarılmasıdır.
Oraya bir daha gitmem gerekiyordu. Bu defa elimiz boş olmayacaktı.
Önce Ağaç Medrese için acil ihtiyaç listesini çıkardık. Çocuklar doğrudan toprağa oturmasın diye plastik hasır yaygı; medreseyi örten eski naylon branda rüzgârda uçtuğu için yağmuru geçirmeyecek yeni bir örtü; mushaflar, defterler, kalemler, bir tahta ve tebeşir… Bizim eğitim araç gereci dediğimiz, kataloglara ve bütçe kalemlerine sığdırdığımız dünya, orada birkaç basit eşyanın adından ibaretti.
Branda, yer yaygısı ve tahtayı o gün aldık. Diğer malzemeleri de yakın çevremizin imkânlarıyla tamamladık. Maliyetleri büyük değildi; onun için ilan verip yardım dönüşlerini beklemedik. Bazen bir ihtiyacın bedeli küçük, geciktirilmesinin bedeli çok büyük oluyor. Bir çocuğun toprağın üstünde geçirdiği her ders, bizim beklediğimiz her güne yazılıyordu.
Plan şuydu: Perşembe günü önce Şangala'ya uğrayacaktık. Daha önce merkezî yardımlarla temin edilmiş mushafların bir kısmını Şangala'daki medreseye bırakacak, kalanını Balidol'a götürecektik. Şangala için baraka sözünü zaten almıştık; o gün oraya başka bir şey düşünmedik.
Alışverişi Buhoodle merkezde yaptık.
Buhoodle merkez: toprak ana cadde, sac çatılı dükkânlar ve mescidin minaresi.
Merkez dediğim yer; birkaç dükkân, bir otel, mescit ve Telesom binası… Mescitlerin minareleriyle şirin bir Afrika kasabası görüntüsü. Kırtasiye diye özel bir mağaza yok. Dükkânlar, ihtiyaç duyulabilecek hemen her şeyin yan yana dizildiği küçük marketler gibi. Betonarme bina az; en sık rastlanan yapı malzemesi sac.
Alışveriş sırasında medrese hocasıyla karşılaştık. Ne zaman geleceğimizi söyledik, çocukların o gün medresede bulunmasını rica ettik.
Tahtayı seçerken tereddüt ettim.
— Board marker'la yazılan bir tahta mı alsak? dedim. Kampüstekiler öyleydi.
Şermarke başını salladı.
— Kullanılmaz hocam. Ne kalem tarafı tutar ne tahta tarafı.
Marangoza gittik. Evlerden çıkma bir kapının yekpare bölümünü koyu yeşile boyayıp bize verdi. Bir kutu da tebeşir bulduk. Tahtamız bir kapının eski parçasıydı ama belki de ilk defa gerçek bir kapı vazifesi görecekti: Çocukların önünde bilgiye açılan bir kapı.
Bazen eğitim teknolojisinin geldiği son noktayı konuşuyoruz. Akıllı tahtalar, dijital içerikler, ölçme sistemleri… Bazen de bir kapı parçasını yeşile boyatıp üzerine tebeşirle ilk harfin yazılacağını düşünerek seviniyoruz. Demek ki eğitimde mesafe her zaman kilometreyle ölçülmüyor. Bir yerde ekranla öğrenci arasındaki mesafe........
