menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Allah'ın Aferini , Yaşamak İçin Bir Sebep Olabilir mi?

6 0
previous day

İnsan bazen sebepsiz uyanır.

Ne bir hedef vardır önünde, ne içini ısıtan bir beklenti, ne de yarına dair tek bir "belki."

Ve hayat onu neredeyse robotlaştırmış gibidir.

Ama yine de insanın derinliğinde tamamen susturulamayan bir kıpırtı kalır.

Bir kokuyu yine de alır. Pencereden giren ışık yine de gözünü kısar. Yoldan geçen bir çocuğun kahkahası bazen hiç beklemediği bir yerden içine dokunur.

O kıpırtı, insanı sadece biyolojik bir canlı olmaktan çıkarır.

Ama kimi insan o kıpırtıyı artık duyamaz hâle gelir.

Elindeki her şey bitmiş gibi görünür. Ne beklediği bir ses, ne açılacak bir kapı, ne de içini ısıtan bir "belki" kalmıştır.

Ve o zaman içinde ağır bir soru belirir:

Peki şimdi niçin yaşayacağım?

Bu soruyu küçümsemiyoruz. Nasihatle geçiştirmiyoruz. Çünkü bu soru insanın en derin yerinden gelir.

Biz de bu sorunun yakınından geçtik.

Dünyadaki her insan bir şey ister.

Kimi azıcık aşını, ağrısız başını ister. Kimi sevdiği insanların yanında sağlıklı bir ömür ister. Kimi görülmek ister, kimi sevilmek, kimi bir çatı. Kimi ise dışarıdan biçilen bir hayali gerçek sanır ve o hayale ulaşmak için kendinden bile vazgeçer.

Bazen insan "hiçbir şey istemiyorum" der. Ama çoğu zaman bu bile bir istektir: Acının dinmesini, yükün hafiflemesini, biraz olsun anlaşılmayı istemektir.

Ve bütün bu isteklerin derininde ortak bir damar vardır:

Varlığının bilinmesi. Acısının görülmesi. Zayi olmaması.

İşte bu arzu söndüğünde, insan en karanlık soruyla yüzleşir.

İntihar düşüncesine yaklaşan insan, çoğu zaman ölümü arzulamaktan çok, artık hiçbir kapının açılmayacağına inanacak kadar yorulmuştur. Onu o karanlığa getiren şey bazen hastalık, bazen travma, bazen ağır yalnızlık, bazen yıllarca biriken sessiz kırılmalardır.

Ve o karanlıkta insan, kendisini tutan her dal kırılmış gibi hisseder.

Burada iman adına konuşmak, acının insani gerçekliğini inkâr etmek değildir. Bazen bir dostun eli gerekir, bazen bir hekimin bilgisi. Bunların hiçbiri tevekküle aykırı değildir, çünkü Allah kuluna bazen doğrudan sabır verir, bazen de bir insanın eliyle kapı açar.

Ama bu soru sadece o karanlıkta sorulmaz. Her insan, sessizce, kendine bir şey sorar:

Beni asıl ne ayakta tutuyor?

Şehrin ortasında bir panorama düşünelim. Gökdelenin tepesinde biri var, aşağıya bakıyor, kalabalık ona küçük görünüyor. Binanın kapısında bir görevli var, yukarıya bakıyor, hayatın kendisini geçtiğini düşünüyor. Sokağın sonunda gecekondu var, oradaki adam binaya bakıyor, eksik hissediyor. Biraz öteden kâğıt toplayıcısı geçiyor, gecekonduya bakıyor, "en azından dört duvarı var" diyor.

Bu insanlar birbirine ders vermek için seçilmiş figürler değildir. Her biri kendi içinde tam bir hayattır.

İlk bakışta bu sahne tanıdık bir öğüt verecekmiş gibi görünür:

"Bak, senden kötüsü de var. Haline şükret."

Hayır. Bu yazının söylemek istediği bu değildir.

Çünkü birinin acısını başka birinin daha büyük acısıyla susturmak merhamet değildir; ruhun acele pansumanıdır. O pansuman bazen kanı durdurur. Ama yarayı iyileştirmez.

Asıl mesele şudur: Herkes hayatı dışarıdan ölçüyor. Yukarıya bakınca eziliyor, aşağıya bakınca geçici bir rahatlama buluyor. Ama insan bu arada kendi nefesinin içindeki sırrı kaçırıyor.

Hayat, yukarıda ya da aşağıda olmakla başlamaz. Hayat, insanın kendi nefesine Allah'ın emaneti olarak bakabildiği yerde başlar.

Bir çocuğun çöpten ekmek alması bize önce nimetin kıymetini........

© Habername