Her şeyin seyirciye ihtiyacı var mı? Tekeşşüften setr ve iffet ahlâkına
Bir anı yaşamakla onu göstermek arasındaki mesafe giderek kısalıyor.
Sofra kurulurken fotoğrafı düşünülüyor. Yolculuk sürerken görüntüsü hazırlanıyor. Bir dostla buluşuluyor, paylaşılacak kare aranıyor. Kitap okunuyor, kapağı gösteriliyor. Bir iyilik yapılıyor, kayıt altına alınıyor. Bir sevinç yaşanıyor, başkalarının da görmesi isteniyor.
Böylece yaşadığımız şeyle onu nasıl göstereceğimiz bazen aynı anda zihnimizde yer tutuyor.
Asıl mesele de burada başlıyor:
"Yaşadığımız anın kıymetini mi hissediyoruz, yoksa onun dışarıdan nasıl görüneceğini mi düşünüyoruz?"
Görünürlük hayatın tabiî bir parçasıdır. Görünme arzusu giderek hayatın ölçüsüne dönüştüğünde ise başka bir sınavla karşılaşırız: Tekeşşüf.
Teferrüçte göz dışarıya yöneliyordu: "Ne var, ne görebilirim?"
Tecessüste merak başkasının alanına uzanıyordu: "Ne saklıyor, ne öğrenebilirim?"
Tekeşşüfte yön tersine dönüyor:
TEKEŞŞÜF: GÖRÜNME ARZUSUNUN BÜYÜMESİ
Tekeşşüf; açılmak, ortaya çıkmak, görünür hâle gelmek anlam alanına sahiptir. Dijital çağda ise kişinin kendi hâllerini, duygularını, ilişkilerini ve hayatının parçalarını sürekli başkalarının bakışına sunma eğilimini anlatan güçlü bir kavramdır.
Burada mesele paylaşım yapmaktan ibaret kalmaz. Asıl soru daha içeridedir:
"Niçin görünmek istiyorum?"
Sevinci paylaşmak, faydalı olmak, hatırlanmak, takdir edilmek, onay görmek yahut içimizde eksik hissettiğimiz bir tarafı dışarıdan gelen ilgiyle tamamlamak...
Aynı paylaşım dışarıdan benzer görünür. Onu doğuran niyet ise bambaşka yönlere uzanır.
Tekeşşüf, görünürlükten önce niyet meselesidir.
Görülmek, fark edilmek ve değerli bulunmak tabiî bir ihtiyaçtır. Çocuğun yaptığı resmi annesine göstermesi, öğrencinin emeğinin fark edilmesini istemesi, sanatçının eserinin karşılık bulmasını beklemesi, yazarın sözünün okuyucuya ulaşmasını arzulaması son derece tabiîdir. Mesele, bu tabiî ihtiyacın zamanla ölçüye dönüşmesidir.
Görünmek ihtiyaçtan alışkanlığa, alışkanlıktan ölçüye dönüştüğünde paylaşılmayan şey yaşanmamış gibi hissedilir; kimsenin görmediği başarı eksik gelir, takdir görmeyen emek gönülde küçülür.
Bir müddet sonra şu soru fark ettirmeden içimize yerleşir:
"Kimse görmediyse bunun ne kıymeti var?"
Asıl kırılma burada başlar.
Kıymeti başkasının bakışından almaya başladığımızda görünürlük kendi değerimizi ölçtüğümüz bir kıstasa dönüşür.
SETR: HER ŞEYİ AİT OLDUĞU YERDE TUTMAK
Tekeşşüfün karşısındaki temel erdemlerden biri setrdir.
Setr; örtmek, perdelemek, korumak ve muhafaza etmek anlamlarını taşır. Aynı kökten gelen tesettür de örtünme, korunma ve kendini ölçüsüz bakıştan sakınma manasına gelir. Tesettürün bedende görünür bir karşılığı vardır; setr ahlâkı ise hayatın daha geniş bir alanına yayılır.
Bedenin, sözün, duygunun, hatanın, iyiliğin, ilişkilerin ve iç dünyanın da bir örtüsü vardır.
Tesettür bedeni örterken setr ahlâkı, mahrem kalması gerekeni yerinde tutar.
Böyle bakıldığında örtünme, kumaşla sınırlı bir ölçü olmaktan çıkar; bakışın, sözün, görüntünün, sırrın ve özel hayatın da bir perdesi bulunduğunu hatırlatır.
Setr, hayatı görünmez kılmak anlamına gelmez; her şeyi ait olduğu yerde tutabilme edebidir. Bazı hâller meydanda, bazıları dost meclisinde, bazıları kendi kalbimizde, bazıları ise kul ile Rabbi arasında güzeldir. Her kıymet görünürlüğe ihtiyaç duymaz. Kimi şeyler saklı kaldıkça derinleşir, kimi paylaşılmadığı için bize ait kalır, kimisi de seyircisiz kaldığında güzelliğini korur.
Setr, hayatımızın ne kadarını dışarıya açacağımıza dair bir ölçüdür. Tesettür bedenin perdesi, setr mahremiyetin edebidir.
Ahlâk, neyin doğru olduğunu bilmenin yanında doğru olanın nerede duracağını da bilmeyi gerektirir.
Tekeşşüf bizi sürekli dışarıdaki gözlere çağırırken setr ahlâkı şu soruyu sorar:
"Bu şeyin görünür olmasına gerçekten ihtiyaç var mı?"
Bu soru tesettürün manasını da genişletir. Bedenimizi örterken hayatımızın bütün kapılarını açmak, mahrem kalması gereken alanları sınırsız biçimde görünür kılmak setr ahlâkıyla yeniden düşünülmesi gereken bir meseledir.
İFFET: GÖRÜNÜRLÜK ARZUSUNA KARŞI İÇ ÖLÇÜ
İffet çoğu zaman bedene ve cinselliğe ait dar bir çerçevede anlaşılır. Oysa kelimenin kökü daha geniş bir anlam alanı açar.
Arapça kökenli iffet; sakınmak, kaçınmak, kendini tutmak, ar ve edep duygusuyla geri durmak gibi anlamlar taşır. Bu yönüyle iffet, dışarıdan konmuş bir sınırdan öte kişinin kendi arzusuna içeriden koyduğu ölçüdür.
Nefsin her istediğine yönelmemek, her arzuyu davranışa dönüştürmemek, her imkânı kullanmamak, her görünürlük fırsatını değerlendirmemek... İffet bazen bakışı çevirmekte, bazen sözü tutmakta, bazen bir kapıdan geri dönmekte, bazen de gösterebildiğimiz........
