Hac Mekke’den Dönünce Başlar (1) Kalbin Kâbe’den Hayata Yolculuğu
ÇAĞRIYA İCABETTEN KÂBE’YE KAVUŞMAYA
Hac, kulun yeryüzünde yürürken kalbiyle Allah’a doğru yaptığı en büyük yolculuklardan biridir. Bu yolculuk, bir mekâna varmakla başlar; fakat asıl kıymetini kalpte açtığı yolda bulur. İhramla sadeleşen, telbiye ile çağrıya cevap veren, Kâbe’ye varınca merkezini yeniden bulan hacı, daha ilk adımda şunu öğrenir: Hac, Mekke’de başlayan ve hayatın içine taşınması gereken büyük bir kulluk terbiyesidir.
Her yolculuk bir yerden bir yere varmak içindir. Hac ise bir yerden çok bir hâle varmaktır. Mekke’ye varır hacı, fakat asıl varış kalbin merkezinedir. Kâbe’yi görür, fakat asıl görmesi gereken kendi içindeki dağınıklıktır. Arafat’ta durur, fakat asıl duruş Rabbi karşısında kendini bilme duruşudur. Müzdelife’de bekler, Mina’da taş atar, kurban keser, saçından bir parça bırakır; her menasikte içinden bir yük daha çözülür, her adımda bir bağ daha gevşer.
Bir irfan mektebidir hac; bedenin adım adım yürüdüğü, kalbin merhale merhale arındığı bir kulluk mektebi. Yol uzun, kalabalık büyük, sıcak ağır, bekleyiş yorucudur. Fakat bütün bu zahmetlerin içinde başka bir rahmet gizlidir. Hacı yoruldukça sadeleşir, bekledikçe olgunlaşır, kalabalığın içinde Rabbine daha içten yönelir. Her adımda biraz daha anlar: Bu yolculuk, Mekke’ye yapılan bir ziyareti aşar; kulun kendi içindeki uzaklıklardan Allah’a yakınlığa yürüyüşüne dönüşür.
Hac, Beytullah’a varmakla başlayan; fakat oradan döndükten sonra hayatın içinde sınanan büyük bir ahittir. İhramda öğrenilen sadelik, telbiyede verilen söz, tavafta bulunan merkez, sa’yde gösterilen gayret, Arafat’ta dökülen gözyaşı, Müzdelife’de olgunlaşan sükûnet, Mina’da keskinleşen irade ve kurbanla tazelenen teslimiyet, memlekete taşınmadıkça eksik kalır. Bu sebeple hac, Mekke’de yaşanan bir menasik olduğu kadar, dönüşte korunan bir kulluk edebidir.
Bakara suresindeki ilahî beyan, hac ibadetinin zamanını ve disiplinini hatırlatır: “Hac bilinen aylardadır.” (Bakara 2/197). Bilinen aylar, bilinen mekânlar, bilinen menasik… Fakat her kul için yeniden yaşanan bir ölüm ve yeniden diriliş vardır. Kâbe’nin etrafında dönen kul, hayatının merkezini yeniden tayin eder. Safa ile Merve arasında yürür, Hazreti Hacer’in tevekkülünü hatırlar. Arafat’ta vakfeye durur, mahşer provasında kendi hakikatine bakar. Müzdelife’de bekler, gecenin terbiyesinden geçer. Mina’da taş atar ve kurban keser, Allah’a yakınlık yolunda kararını ilan eder.
HAC: AİLEDEN ÜMMETE UZANAN KULLUK MİRASI
Hacda Hazreti İbrahim’in duası, Hazreti Hacer’in tevekkülü, Hazreti İsmail’in teslimiyeti ve Peygamberimizin rehberliği canlı biçimde hatırlanır. Bu hatıraların merkezinde, Allah’a adanmış bir aile vardır. Hac, geçmişte yaşanmış kutlu hadiseleri bugünün müminine emanet eden büyük bir ibadettir. Orada yalnız hatıralar yâd edilmez; o hatıraların taşıdığı ahlak, sabır, sadakat ve kulluk şuuru yeniden kuşanılır.
Hazreti İbrahim, Kur’an-ı Kerim’de müminlere örnek gösterilen büyük bir peygamberdir. Kerim Kitabımız’da şöyle buyrulur: “İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır.” (Mümtehine 60/4). O, tevhid uğruna yalnız kalmayı göze alan, putların gölgesinde hakikati haykıran, ateşin karşısında teslimiyetini bozmayan, çölün ortasında Allah’ın emrine güvenen, Kâbe’nin temellerini dua ile yükselten bir kulluk önderidir. Onun hayatında iman, fikir olmaktan çıkıp duruşa dönüşür; dua, söz olmaktan çıkıp inşaya dönüşür; teslimiyet, kalpte saklı bir his olmaktan çıkıp hayata yön veren bir ahlak hâline gelir.
Kâbe’nin yeri Hazreti İbrahim’e gösterildiğinde ilk emir tevhid olmuştur. Kur’an-ı Kerim’de bu hakikat şöyle bildirilir: “Bana hiçbir şeyi ortak koşma. Evimi, onu tavaf edecekler, huzurumda ibadete duracaklar, rukûya varıp secde edecekler için temiz tut.” (Hac 22/26). Bu ayet-i kerime, Kâbe’nin taşlardan örülmüş bir bina olmanın ötesinde tevhidin, temizliğin, secdenin ve kulluk edebinin merkezi olduğunu gösterir. Hacı Beytullah’a yöneldiğinde yalnız bir mekâna yaklaşmaz; şirkten arınmış, kalbi temizlenmiş, yönü berraklaşmış bir kulluk çağrısına yaklaşır.
Hazreti İbrahim’in duası, çölün ortasında yükselen bir yakarış olarak kalmamış; kıyamete kadar sürecek bir ibadet medeniyetinin mayası olmuştur. O, neslinden bir kısmını çölün ortasında çorak ve ıssız bir vadide Beyt-i Haram’ın yanında bırakırken Rabbine şöyle niyaz etmiştir: “Ey Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını senin Beyt-i Harem’inin yanında, ziraat yapılmayan bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nimetlere şükrederler.” (İbrahim 14/37). Bu dua, Kâbe çevresinde yalnız bir yerleşimin kurulmasını istemez; namazla diri duran, şükürle beslenen, gönüllerin aktığı, rızkı rahmetten bilen bir kulluk iklimi ister.
Hazreti İbrahim’in duasında namaz, nesil ve mağfiret de vardır. O, Rabbine şöyle yalvarır: “Rabbim, beni namazı hakkıyla eda eden bir kimse eyle! Zürriyetimden de böyle kimseler var et! Rabbimiz, duamı kabul buyur.” (İbrahim 14/40). Ardından duasını bütün müminlere uzanan geniş bir rahmet ufkuna taşır: “Rabbimiz! Hesabın görüleceği gün bana, ana-babama ve bütün müminlere mağfiret eyle!” (İbrahim 14/41). Hac da işte bu geniş duanın izinde yürür. Hacı kendi affını isterken ailesini, neslini, ümmeti ve bütün müminleri duasına katar. Çünkü Beytullah’a yönelen kalp, yalnız kendi dar halkasında kalamaz; rahmet ufku genişler, dua ümmetleşir.
Hazreti İbrahim’in gönlünden taşan bir başka niyaz da Şuarâ suresinde yer alır. O, Rabbinden hikmet ister, salihler arasına katılmayı ister, sonraki nesiller içinde güzel bir namla anılmayı ister ve Naîm cennetlerinin varislerinden olmayı diler. Bu dualar, onun kulluk ufkunu gösterir: hikmet, salihlerle beraberlik, yâd-ı cemil ve ebedî saadet. Hac da bu manada bir yâd-ı cemildir; Hazreti İbrahim’in güzel örnekliği, duası, ahdi ve tevhid mücadelesi her yıl milyonların dilinde, adımında, secdesinde ve tavafında yeniden hatırlanır.
Sonra ilahî emir gelir ve bu çağrı bütün insanlığa duyurulur: “Bütün insanlara haccı ilan et ki, gerek yaya olarak gerekse çok uzak diyarlardan yola çıkan ve yolculuktan zayıf düşmüş yorgun develer üzerinde sana gelsinler!” (Hac 22/27). Bu çağrı, çağları aşan bir davettir. Yollar değişmiş, vasıtalar değişmiş, şehirler büyümüş, ülkeler çoğalmıştır; fakat çağrı aynı çağrıdır. Uzak diyarlardan gelen hacıların yorgunluğu, bu ilahî davetin asırlardır kesilmeyen yankısını taşır. Ardından Kur’an-ı Kerim, onların hacda kendileri için hazırlanmış dünyevî ve uhrevî faydalara şahit olacaklarını bildirir. Hac, bu yönüyle hem kalbi arındıran hem ümmet şuurunu diri tutan hem de insanı kulluk sorumluluğuyla yeniden buluşturan büyük bir mekteptir.
Bu mektebin ikinci büyük şahidi Hazreti Hacer’dir. Issız vadide, sessiz dağların arasında, görünürde hiçbir imkân yokken Allah’a güvenmeyi öğretmiştir. Onun tevekkülü beklemekten ibaret kalmamış; arayışla, gayretle, koşuyla, dua ile birleşmiştir. Safa ile Merve arasında gidip gelen her hacı, onun ayak izlerinin yalnız taş zeminlerde kalmadığını görür. O izler, evladı için çare arayan her annenin yüreğinde, ümmet için yorulan her gönülde, umudunu kaybetmeden kapı arayan her kulun duasında yaşamaya devam eder.
Hazreti İsmail ise bu kutlu ailenin edep, rıza ve teslimiyet aynasıdır. Babasının duasıyla başlayan, annesinin gayretiyle büyüyen bu hayat, Allah’ın emrine karşı sükûnetle boyun eğen bir kulluk kıvamına ulaşmıştır. Onun şahsında gençliğin edeple nasıl yüceldiği, evladın teslimiyetle nasıl güzelleştiği, aile içinde imanın nasıl nesilden nesle aktarıldığı görülür. Hazreti........
