menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Manchester United’ın sıradaki kurbanı kim olacak?

22 0
10.01.2026

Ruben Amorim’in, Elland Road’daki basın toplantısı odasının koltuğuna oturduğunda, gazetecilere dönüp “Merhaba beyler!” demesi, kulağa aslında selam vermek istemeyen birinin selamı gibi geliyordu. Yüzü belki öyle büyük bir sarsıntıyı ele vermiyordu; ama daha ilk cümlelerinden, o anda gazetecilerin karşısına oturmaktan duyduğu rahatsızlık seziliyordu.

Manchester United, Leeds deplasmanından oldukça tesadüfi sayılabilecek bir beraberlikle yeni çıkmıştı. Amorim de genel olarak maçtan memnun görünüyordu; forvetlerini övüyordu ve Højlund’u gönderip Šeško’yu alma tercihlerini samimiyetle savunuyordu, ama bütün bunları hep düşük bir tonda yapıyordu; sık sık iç çekiyor, sakalını kurcalıyordu. Ardından nihayet bir gazeteci transfer piyasasını sordu ve Amorim tamamen patladı.

O anda ağzından, orada bulunanlara muhtemelen taraftarlara olduğundan daha tuhaf gelmiş bir cümle kaçırdı: “Ben buraya Manchester United’ın menajeri olmak için geldim, antrenörü olmak için değil.” Kendi başına saçma bir söz değil, diye düşünebilirsiniz; ama Ruben Amorim, Manchester United tarihindeki ilk “başantrenör”dü. Oysa kulüp, 146 yıllık tarihinde, yani tam 2024’e kadar, her zaman bir “menajer” tarafından yönetilmişti. Farkın ne olduğu artık aşağı yukarı net: Menajer olmak, kadro yönetimi ve özellikle transferde aktif karar verici olmak demektir. Transfer dönemi açıkken böyle bir cümle kurmak ise, organizasyon şemasında yalnızca “başantrenör” olarak görünen biri için, neredeyse bir tür darbe girişimi gibi durur.

Ne var ki Manchester United, onunla birlikte gerçekten farklı bir yola girmeyi denemişti. Kulüp sahibi Jim Ratcliffe, Amorim’in kulüp içindeki etki alanını daraltmayı seçmekle kalmamış; aynı zamanda United’ın imajını da değiştirmek istemiş gibiydi. Manchester’a geldiği ilk günden, ayrıldığı son güne kadar Amorim, United için alışılmadık bir figür gibi göründü; hatta fiziken bile. Amorim’in yüzü pürüzsüz, saçları hâlâ gür ve siyah, sakalı da sanki kurşun kalemle çizilmiş gibi duran bir fotoğrafını alın; Ten Hag, Solskjær, Mourinho, Van Gaal ve Moyes’un fotoğraflarının yanına koyun. Elbette zaman zaman umutsuzluğa kapılmış, Manchester United’ın acılarını bir İsa gibi sırtlanmak zorunda kalmış gibi görünüyordu; ama seleflerine kıyasla daha yüksek bir empati düzeyi taşıdığı da hissediliyordu.

Öte yandan Ratcliffe, 2024 yazında azınlık hissedarı olarak ama futbol operasyonlarının yetkisiyle kulübe girdikten sonra, United’ın spor yönetimini tepeden tırnağa yeniden kurmaya çalıştı. Birkaç ay içinde önce yeni CEO Omar Berrada geldi; ardından scouting departmanının başına Jason Wilcox, futbol direktörlüğüne de Dan Ashworth getirildi. İronik biçimde, Ashworth, Amorim’in tercihlerine idari ekip içinde karşı çıkan tek isimdi ve kulüpte sadece beş ay kalabildi; ayrıldıktan sonra yerini zaten Wilcox aldı.

Sahada da Amorim farklı bir yaklaşımı dayatmaya çalıştı. Ten Hag’ın Ajax’tan getirdiği eski oyuncularla dolmuş, 4-3-3’ü neredeyse taşa kazınmış bir United devralmışken, daha ilk anda her şeyi altüst edip on bir........

© Evrensel