menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Trump ayrı telden CIA, FBI, Pentagon ayrı telden çalıyorsa sonu yakın mı?

13 83
latest

Yürüttüğü birkaç yüzeysel görüşme üzerinden kendisini 'barış elçisi' gibi sunan Trump’ın maskesi nihayet düştü; yani deyim yerindeyse takke düştü, kel göründü. Gazze’de binlerce masumun kanını döken Siyonist İsrail ordusuna sunduğu sınırsız destek, gerçek niyetini ortaya koyan bir turnusol kağıdı işlevi gördü.

Bununla da yetinmeyen Trump, yaklaşık 57 bin nüfuslu Grönland'ı 'ulusal güvenlik' bahanesiyle gözüne kestirdiğini açıkça ifade etti. Adanın stratejik önemine dikkat çeken Trump, bölgenin Rus ve Çin gemileri tarafından kuşatıldığını öne sürerek işgal niyetini jeopolitik bir gerekçeye dayandırmaya çalışıyor.

Ancak meydan sandığı gibi boş değil. Nitekim Almanya, Fransa, İtalya, Polonya, İspanya, İngiltere ve Danimarka; ABD Başkanı Trump'ın Grönland'a yönelik açıklamalarına ilişkin, adanın bulunduğu Arktik bölgesinde güvenliğin NATO müttefikleriyle sağlanması gerektiği konusunda hemfikir olduklarını açıkladılar. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen’in ABD'nin bir NATO müttefikine saldırması hâlinde, İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan bu yana var olan NATO askerî ittifakını sonlandıracağı uyarısında bulunması çok anlamlı.

Trump’ın 57 bin nüfuslu Grönland’ı "ulusal güvenlik" bahanesiyle hedef alması, transatlantik ilişkilerde İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bilinen en derin çatlağı oluşturdu. Bu hamle sadece bir toprak talebi değil, NATO’nun temel taşı olan 5. Madde’nin bizzat ittifakın lideri tarafından sarsılmasıdır. Almanya ve Fransa önderliğindeki yedi Avrupa ülkesinin ortak tavrı, kıtanın artık kendi güvenliğini ABD’den bağımsız bir "stratejik özerklik" çerçevesinde tanımlama eğiliminde olduğunu tescilledi.

Danimarka Başbakanı Frederiksen’in uyarısı ise krizin varoluşsal boyutunu özetliyor: Eğer dünyanın en büyük askeri gücü, kendi ittifak ortağının egemenliğine göz dikerse, NATO bir güvenlik şemsiyesi olmaktan çıkar. Trump, bu ilhak niyetini Rusya ve Çin’in Arktik’teki varlığına dayandırsa da Avrupa başkentleri, bu durumu bir "kaynaklara el koyma" çabası olarak görüyor. Bu gerilim ya NATO’nun nihai dağılışına ya da Avrupa Ordusu’nun kurulma sürecinin tamamlanmasına yol açacak tarihsel bir dönüm noktasıdır.

Trump’ın siyasi hamleleri, sadece Avrupa’yı Ukrayna meselesine hapsetmekle kalmadı, aynı zamanda Rusya’yı da stratejik bir çıkmaza sürükledi. Ancak bu oyunun farkında olan tek taraf Washington değil; Moskova, karşıdaki koalisyonun asıl mimarının ABD olduğunu gayet iyi biliyor. Biden döneminde Rusya’nın Çin ile yakınlaşmasına neden olan süreç, şimdi Trump’ın Avrupa’yı küçümseyen tavrıyla farklı bir boyuta evriliyor:

Avrupa’nın Rusya eksenine itilmesi. Latin Amerika ve Afrika’daki köklü ABD karşıtlığı da eklendiğinde, Trump’ın 'izolasyonist' politikaları ABD’yi dünyada yalnızlaştırıyor. Gelinen noktada, küresel sahnenin bu 'zorba aktörü’ne karşı nihayet somut bir direnç odağı oluşmuş durumda.

​Dünya devleri kendi hesaplarını yapıyor: Çin, ABD ile yaşayacağı o kaçınılmaz "Armageddon" savaşına hazırlanırken; Hindistan, Çin’in başına geleceklerin kendi sınırları içinde de planlandığını muhtemelen seziyor. Türkiye ise Irak ve Suriye’de kendisine yaşatılan cehennem ateşinin içinden küllerinden doğarak çıkmayı başardı.

​Uzun lafın kısası; bugün Trump’ın karşısında devasa ve çok parçalı bir blok var. İsrail ve birkaç önemsiz devlet, Trump’ın şakşakçılığını yaparken, onun sahadaki en büyük ve gerçek destekçisi ise sınır tanımayan küresel sermaye.

TV ekranlarında esip gürlediğine bakmayın; ses ve görüntü olsa da aslında parazitli bir yayın bu. Amerika Birleşik Devletleri sadece Donald Trump ve Cumhuriyetçi Parti’den ibaret değildir. Demokratlar, Siyahiler, Göçmenler ve Katolikler başta olmak üzere çok geniş bir kesim ondan nefret ediyor; bu nefret zincirine her geçen gün yeni etnik ve dini gruplar ekleniyor.

​Bu tepkiler yalnızca Trump’ın egoist tutarsız, pragmatist, oportünist, emperyalist söylemlerinden kaynaklanmıyor. ABD içindeki ahlakçı ve dindar kilise cemaatleri üzerinde, Trump’ın Jeffrey Epstein davasındaki şaibeli rolünün de büyük etkisi var. Amerikan medyasında yükselen eleştirilere göre; kökeni ve geçmişi bu denli tartışmalı, adı pedofili skandallarıyla anılan bir figür, Amerikan halkını temsil etmeye layık değil. İşte bu bile tek başına Trump’ın politikalarına kurumsal sansürü gerekli kılıyor.

Jeffrey Epstein davası, küresel elitlerin karıştığı devasa bir cinsel istismar ve fuhuş ağı skandalıdır. Trump hakkındaki iddialar ise geçmişteki yakın dostlukları ve son dönemde sızdırılan belgeler etrafında toplanmaktadır. Küresel elitlerin karıştığı reşit olmayan çocuklara yönelik istismar ve fuhuş ağı davası olan Epstein skandalı, Ocak 2026 itibarıyla sızdırılan yeni belgelerle yeniden ABD siyasetinin merkezine oturdu.

Jeffrey Epstein ile 1990’lı yıllardaki yakın dostluğu bilinen Trump, özellikle 1993-1996 yılları arasında "Lolita Express" olarak bilinen özel uçakla yaptığı seyahatler ve Epstein’ın evindeki sosyal etkinliklerde çekilen fotoğraflarıyla suçlamaların odağında yer alıyor.

Trump, bu iddiaları "siyasi bir kumpas" olarak nitelendirip, iddiaları reddetse de bazı tanık ifadelerinde geçen uygunsuz davranış suçlamaları ve 2025 sonunda sızdırılan e-postalar, konunun üzerindeki şüpheleri canlı tutuyor. Skandal, sadece Trump’ın kişisel geçmişini değil, onunla hareket eden küresel sermaye gruplarının etik sınırlarını da tartışmaya açıyor.

ABD tarihi, başkanlara yönelik suikastlarla dolu bir kanlı albüm gibidir. O nedenle orada hiçbir başkan, "Kimse şah değil, padişah değil" repliğini kolay kolay aklından çıkaramaz. Zaten nasıl çıkarsınlar? Lincoln’den Kennedy’ye kadar, sistemin sınırlarını zorlayan veya statükoyu sarsan her lider, bu gücün bir bedeli olduğunu en ağır şekilde tecrübe etti. Amerika’da başkanlık koltuğu, sadece büyük bir yetkiyi değil, aynı zamanda her an patlamaya hazır bir namlunun ucunda yaşamayı da temsil eder. Bu kanlı gelenek, en kudretli görünen isme bile aslında fani ve geçici olduğunu her an hatırlatan bir "demokrasi kamçısı" işlevi görür.

ABD tarihinde görev başındayken suikasta kurban giden dört başkanın hikayesi, sadece kişisel trajediler değil, aynı zamanda Amerikan siyasetinin karanlık dönemeçleridir. Bu kanlı silsile 1865 yılında, İç Savaş’ı bitirip köleliği kaldıran Abraham Lincoln’ün bir tiyatro salonunda ensesinden vurulmasıyla başladı. Lincoln'den sonra 1881’de James A. Garfield, bir tren istasyonunda suikasta uğradı; ancak o doğrudan kurşunla değil, doktorların kirli ellerle yarasını tedavi etmeye çalışması sonucu kaptığı enfeksiyonla hayatını kaybetti.

1901 yılına gelindiğinde William McKinley, bir panayırda elini sıkmak isteyen bir anarşist tarafından vurularak öldürüldü ve bu olay, ABD’nin küresel bir güç olma yolundaki sert politikalarını tetikledi. Modern tarihin en büyük gizemi ise 1963’te Dallas’ta yaşandı: John F. Kennedy, üstü açık arabasında halkı selamlarken suikasta kurban gitti.

Resmi raporlar tek bir suçluyu işaret etse de bu cinayet bugün hâlâ derin devlet ve karanlık güç odaklarıyla ilişkilendirilen en büyük komplo teorisi olarak güncelliğini koruyor. ​Bu dört ismin ortak noktası, her birinin büyük........

© Dikgazete.com