Mondros’tan Milli Egemenliğe: Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara Ziraat Mektebindeki Konuşması
“Efendiler! Bir millet, varlığı ve hakları için bütün gücüyle, bütün maddî ve düşünce gücüyle ilgili olmazsa, bir millet, kendi gücüne dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlamazsa şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz. Bu nedenle [Millî] teşkîlâtımızda Kuvâ-yı Milliye’nin etken ve Millî İradenin hâkim olması ilkesi kabul edilmiştir.”
Temsil Heyeti Başkanı Mustafa Kemâl
28 Aralık 1919, Ankara Ziraat Mektebi
Giriş
Bu makalede Mustafa Kemâl Paşa’nın 27 Aralık 1919 tarihinde bazı Temsil Heyeti üyeleri ile birlikte gelmiş olduğu Ankara’da ertesi gün kendisini ziyarete gelen şehrin ileri gelenlerine yapmış olduğu konuşmadan bahsedilmektedir.
Öncesi
Osmanlı Devleti’nin ağır bir mağlubiyetle çıktığı I. Dünya Savaşı sonrasında imzalamak zorunda kaldığı Mondros Mütârekesi (30.10.1918) sonrasında ülke topraklarının İtilaf kuvvetleri tarafından sözde gerekçelerle yer yer işgâl ediliyor olmasına rağmen İngiltere’nin insafına sığınarak kötünün iyisi bir barış anlaşması sağlamaya yönelik tutum ve politikalar izleyen ve Türk milletini de adeta sahipsizmiş gibi bir duruma düşüren İstanbul’daki Saray ve hükûmetin bu acziyetine karşı hükûmetin yerine, Sivas Kongresi’nde (04-11.09.1919) Türk milleti adına “yürütme” yetki ve görevini üstlenmek üzere Mustafa Kemâl Paşa başkanlığında bir Temsil Heyeti seçilmişti.
Paşa başkanlığında Sivas’ta gerçekleşen Kumandanlar Toplantısında (18-26.11.1919), Batı Anadolu’nun kayda değer ölçüde Yunan işgâlinde olması ve başlatılan millî direnişte asıl mücâdelenin Batı Cephesinde verilecek olması nedeniyle Temsil Heyetinin Ankara’ya taşınması kararlaştırılır. Bu karar gereği çalışmalarını Ankara’da sürdürmek üzere 18 Aralık’ta Sivas’tan ayrılan Mustafa Kemâl Paşa liderliğindeki bazı Temsil Heyeti üyeleri Kayseri, Mucur, Hacıbektaş, Kırşehir ve Kaman’da ziyaretlerde bulunarak 27 Aralık’ta Ankara’ya gelmişler, Ankara’da pek kalabalık ve çoşkulu bir halk desteği ile son derece önemli ya da müstesnâ denebilecek zaman dilimlerinde kurulan Seyman Alayı ile karşılanmışlardır. Bu tarihten sonra Ankara, Millî Mücâdele’nin kalbi ve karargâhı olmuştur.
1914 yılında yapılan seçimlerde Mebûsân Meclisi üyeliklerinin tamamını İttihat ve Terakkî Partisi elde etmişti. Bu meclis I. Dünya Savaşı boyunca da bu hâliyle faaliyetini sürdürmüştü. Mondros Mütârekesi sonrasında Padişah Vahidettin tarafından yeni seçimler yapılmak üzere parlamento feshedilmişti [21.12.1918]. İstanbul Hükümeti Bahriye Nâzırı (Bakanı) Salih Paşa ile Mustafa Kemâl Paşa liderliğindeki bazı Temsil Heyeti üyeleri arasında Amasya’da yapılan toplantı [20-22.10.1919] sonucu imzalanan Amasya Protokolleri kapsamında yer alan hususlardan biri de Mebûsân Meclisi seçimlerinin yenilenmesi olup bu çerçevede Kasım ayında yapılmaya başlanan seçimler Aralık ayında sonuçlanmıştı. Yapılan seçimlere fiilî işgâl altında bulunan İstanbul dışında ülkedeki işgâl edilen bölgelerin büyük kısmı Meclise temsilci gönderememiştir. Seçilen mebusların İstanbul’a gelebilenleriyle Mebusan Meclisi 12 Ocak 1920 tarihinde açılacaktır.
Görüşmeye dair
Mustafa Kemâl Paşa başkanlığındaki bazı Temsil Heyeti üyeleri 27 Aralık 1919 tarihinde Ankara’ya gelmişler ve geceleyin de bir süre konaklama yeri olarak kalacakları Ankara Ziraat Mektebine yerleşmişlerdir.
Paşa’nın Ankara’ya gelişi münâsebetiyle şehrin ileri gelenleri büyük bir heyet hâlinde Ziraat Mektebi’nde Mustafa Kemâl Paşa’yı ziyâret etmişlerdir. Paşa, şehrin ileri gelenlerinin kendisini ziyarete gelmiş olmasını ülkenin içinde bulunduğu vahim durum ve ne yapılması gerektiği konusunda onları bilgilendirme ve aydınlatma bakımından bir fırsat addederek onlara şu konuşmayı yapar:
“Saygıdeğer Efendiler!
[Temsil] Heyetimizi, Ankara’ya ulaştığımız gün erkek, kadın, çocuk bütün halkın içten ve vatanseverce, olağanüstü gösterisiyle karşıladınız, [ve] sevindirdiniz. Bugün topluca yaptığınız [bu] yüce ziyaretinizle de mutlu ettiniz. Bu nedenle de [sizlere Temsil] Heyetimizin derin saygı ve teşekkürlerini sunmakla gurur duyarım.
Saygıdeğer vatandaşlarımızı böyle toplu bir hâlde selâmlamak bizim için değerli bir fırsattır. İzin verirseniz, bu fırsattan yararlanarak kısaca görüşüp konuşmak isterim.
Efendiler!
Hepiniz bilirsiniz ki… [I. Dünya] savaşın[ın] son döneminde Amerika (ABD] Cumhurbaşkanı (Başkanı) Wilson, on dört maddeden oluşan bir programla [1] ortaya çıktı. Bu program milletlerin kendi geleceklerine kendilerinin hâkim olmasını sağlıyordu. Programın on ikinci maddesi ise özellikle Türkiye’ye, devletimize ve milletimize aittir. Wilson bu madde ile Türkiye’nin, milletimizin tam bir egemenliğe sahip olması gereğini ortaya koyduktan sonra buna bir iki şart da eklemiştir. O şartlar şunlardır: Aramızda yaşayan Müslüman olmayan unsurların güvenliklerini ve hareket hürriyetlerini sağlamak… Bir de [Türk] Boğazların[ın] açık bulundurulmasıdır. İtilaf Devletleri, Wilson’un prensiplerini kendi çıkarları için uygun gördükleri gibi bizim devletimiz de bu on ikinci maddeyi kabulde hiçbir sakınca görmedi. Ve kabul etti. Gerçekten kabul edilebilecek bir prensiptir. Çünkü Bay Wilson’un istediği Müslüman olmayan unsurların can güvenliği ve malları ve her türlü gelişme hak ve nedenleri için gereken her şeye zaten öteden beri devletimiz ve milletimiz uymuştu. Gerçekten Müslüman olmayan unsurların Osmanlı Devleti ve milletinin kucağında eriştikleri ayrıcalıklar üç yüz yılı geçen bir zamandan beri fazlasıyla vardır. Bundan dolayı bu sınırlama bizim için yeni bir şey değildir.
Boğazların serbestliği sorununa gelince;
Bu geçitte [İstanbul Boğazı’nda] başkentimiz, [ve] devletimizin kalbi vardır. Bunun güvenliğini sağladıktan sonra genel ticarete hazır olarak açılması da gerekli görülür. İşte devletimiz ancak bu ilkeler çerçevesinde savaştan çıkmak ve ateşkes yapmak kararını verdi. Bunun sonucu olarak İtilaf Devletleri ile 30 Ekim 1918 tarihinde [Mondros] Mütâreke[si] [2] imzalandı. (Mütâreke metnini göstererek) Bildiğiniz gibi Mütâreke metni budur. Elbette hepiniz bunun içeriğini bilirsiniz. [Bunun] İçeriği ile uygulanması arasında ne kadar büyük farklar olduğunu bir daha hepinizin dikkatine sunmak isterim. Mütârekenin bazı maddelerini hatırlatacağım:
Örneğin beşinci maddeye göre “Sınırların korunması ve iç güvenliğin devamı için gereken askerî kuvvetten fazlası dağıtılacak…” Bu kuvvetlerin sayı ve durumları, tarafların görüşmesiyle kararlaştırılacaktı.
Çok önemli olan yedinci madde “İtilaf Devletlerinin herhangi bir stratejik noktayı işgâl hakkına sahip olmalarını, müttefiklerin güvenliğini tehdit edecek durum olduğunda” açıkşartıyla belirlemiştir.
Onuncu madde sadece “Toros tünellerinin Müttefikler (İtilaf Devletleri) tarafından işgâli”ne… aittir.
Onikinci madde “Hükûmet haberleşmesi ayrı olmak üzere telsiz, telgraf ve kabloların kontrolüne…” izin veriyor.
On beşinci madde “Osmanlı ülkesi içindeki demiryollarının” sadece ve ancak kontrolü söz konusudur.
On altıncı maddede “Kilikya’daki [3] ordularımızın oranın güvenliğini sağlayacak kadar kuvvetin bırakılması ve geri kalanın beşinci maddeye göre dağıtılması” çok açık olarak belirtilmiştir. Ve bundan başka hiçbir sınırlama ve şart yoktur.
Yirmi dördüncü maddede “Altı vilayetin (Doğu Anadolu’nun) herhangi bir parçasının işgâli hakkını İtilaf Devletlerine veren nedenin bu vilâyetlerde karışıklık ortaya çıkaracağı” açıktır.
İşte Efendiler; Mütârekenin en çok dikkati çeken noktaları bunlardır.
Bu maddelerin anlamları ile uygulamaları arasında uygunluk var mıdır? Örneğin Mütâreke’nin ilk imzalandığı zamanlarda İngilizler Musul’u işgâl etti. Ateşkes antlaşması imzalandığında bizim ordumuz Musul’da, İngilizler güneyde idi. Ateşkesten sonra oradaki komutanı aldatarak Musul’a asker soktular. İstanbul’u kara ve deniz kuvvetleri ile işgâl ettiler. Bu konuda Mütârek’de izin var mıdır?
Adana çevresini, Urfa’yı, Antep ve Maraş’ı önce İngilizler ve ondan sonra Fransızlar işgâl ettiler. Bununla ilgili ateşkeste bir madde yoktur. Kilikya’da bizim askeri kuvvetimizden beşinci madde gereğince yerel güvenliği sağlayacak kadarı bırakıldıktan sonra fazlası dağıtılacaktı. O hâlde bu uygulanmış olan şekil nedir?
İtalyanlar Antalya’yı işgâl ettiler, savaş hâlinde olmadığımız Yunaılar da İzmir ve çevresini işgâl ettiler, özetle ateşkes antlaşmasını baştan başa paramparça ettiler, bu saldırılara, [ve] bu haksız davranışlara karşı İstanbul’daki merkezi hükûmetler yazık ki beceriksiz bir durumda kaldı. Hatta yapılan haksızlıkları protesto bile etmemişlerdir.
Evet İstanbul’un, Antalya’nın, [ve] Kilikya’nın haksız işgâllerini protesto bile etmemişlerdir. Bunu yapmadıkları gibi; İstanbul’da örneğin henüz barış imzalamadığımız bir milletten jandarmamıza komutan atadılar. Kömür sağlamadaki zorluklara karşı duramama beceriksizliği yüzünden İstanbul’un tramvaylarını, su şirketini, bütün demiryolu hatlarımızı henüz ateşkes durumunda bulunduğumuz İtilaf Devletleri’nin yönetimi altına verdiler. Oysa biliyorsunuz, Mütârekede ateşkes sadece tren için kontrol söz konusudur. Yoksa yönetimini, barış yapamadığımız İtilaf Devletleri’ne bırakmak akıl ve vicdanın kabul edemeyeceği konulardandır. Bundan başka Efendiler! Büyük bir üzüntüyle söylemek zorundayım ki, [bunların] korunmasını bile [Damat] Ferit Paşa son zamanlarda yabancılara bırakmıştır. Ülkenin iç güvenliğini sağlamak, sınırlarını korumak ve kollamak için gereği kadar asker silâh altında bırakılacaktı. İlk zamanlarda seksen bini aşkın bir kuvvet yeterli görüldü. Sonradan İtilâf Devletleri [bu sayıyı] kırk üç bine indirdiler, bir süre sonra da birçok araçlarla bu sayının da altına indirildi. Bütün silâhlarımızın sürgü kollarını çıkararak sandıklarla gönderdiler. Milletimizi, [ve] memleketimizi bütünüyle korumasız (savunmasız) bırakmayı amaçladılar.
Görülüyor ki Efendiler! İtilaf Devletleri iki noktada yemini bozmuş bulunuyorlar.
– Birincisi: Wilson Prensiplerini Versay Konferansı’nda kabul ettiler ve duyurdular. Buna göre on ikinci maddeyi ve bu madde gereğince bizim haklarımızı kabul ettiler. Oysa fiilî hareketleriyle Wilson Prensiplerini, Türkiye’nin hayat ve geleceğini garantileyen ve buna kefil olan on ikinci maddeyi yok saydılar.
– İkincisi: Onur ve namusları üzerine imza etmiş oldukları Mütârekenin hiçbir noktasına uymadıkları gibi on ikinci maddenin hükümlerine aykırı olmak üzere devletimizi manda altına almak ve bundan başka büsbütün parçalamak kararlarına kadar ileri gittiler.
Doğal olarak Efendiler, bu durum dikkate değerdir. İtilâf Devletleri’nde büyük bir düşünce değişikliği görülüyor. Ateşkes antlaşmasının imzasında hür ve bağımsız yaşamağa yaraşır Osmanlı milleti kabul ettikleri hâlde aradan bir iki ay geçtikten sonra bu görüşlerinden vazgeçiyorlar. Başka renk ve anlamda kararlar veriyorlar. Bunun nedeni şu şekilde açıklanabilir. Yabancılar kendi ekonomik ve politik çıkarlarını doyurabilmek için aleyhimizde buldukları iki görüşü yürütmeğe başladılar:
– Bu görüşlerden birincisi güya milletimizin [Osmanlı tebaası lan] Müslüman olmayan unsurları eşitlik ve adalet ilkesine dayanan yönetimi beceremez olduğu.
– İkincisi de güya, milletimiz genel olarak yeteneksiz olduğundan, mâmur hâlde bulunan yerlere girmiş ve oraları virâneye çevirmiş.
Birincisi ile millete zalimlik iftirası ediyorlar, ikincisi ile yeteneksizlik. Eğer bu iki düşünce gerçek olsa idi, milletimizin bağımsız yaşamağa hakkı iddia olunamazdı. Gerçekten zulüm medeniyetle uzlaşamaz. Yeteneksizlik iftirası da bağışlanacak bir şey olamaz. Çünkü milletler işgâl ettikleri toprakların gerçek sahibi olmakla birlikte insanlığın vekilleri olarak da o topraklarda bulunurlar. O toprakların doğal kaynaklarından hem kendileri yararlanırlar ve dolayısıyla bütün insanlığı yararlandırmakla yükümlüdürler. Bu ilkeye göre, bunda beceriksiz olan milletlerin yaşama hakkı ve bağımsızlığa yaraşır olmamaları gerekir. Oysa bu düşünceler bizim hakkımızda hiçbir zaman var olamaz. Her ikisi de su katılmamış iftiradır. Milletimizin yeteneksiz olmadığı tarihçe ve mantıkça ispat edilmiştir. Bunun kanıtını yine yabancıların kendi davranışlarında bulabiliriz. Avrupa devletleri Mütârekeden önce ve Mütâreke anında, Mütâreke ile “kendi millî sınırları içinde yaşamağa lâyık Türkiye kabul etmişlerdir”, aradan bir yıl geçmeden nasıl oluyor da bir millet zâlim ve beceriksiz oluyor ve bundan dolayı yaşama hakkından mahrum bırakılmak isteniliyor. Avrupa Devletleri milletimizi önceden bilmiyorlar mıydı? Wilson Prensiplerini kabul edip Mütârekeyi imzaladıkları zaman altı yüzyıllık bir milletin yapısı ve yeteneği hakkındaki bilgileri noksandı da bir iki ay içinde mi tamamladılar? Hakkımızda uygulayacakları kararları bilmiyorlardı da sonra mı akıllarına geldi?
Oysa düşününüz Efendiler! Milletimiz küçük bir aşiretten anavatanda bağımsız bir devlet kurduktan başka Batı Dünyasına, düşman içine girdi. Orada büyük zorluklar içinde bir imparatorluk var etti ve bunu, bu imparatorluğu altı yüz yıldan beri büyük bir olgunlukla ve yücelikle devam ettirdi. Bunu başaran bir millet elbette yüce siyasal ve yönetime ait niteliklere sahiptir. Böyle bir durum sadece kılıç gücüyle var olamazdı. Dünya bilmektedir ki, Osmanlı Devleti çok geniş olan ülkesinde bir sınırından diğer sınırına ordusunu olağanüstü hızla ve bütünüyle donanmış olarak nakleder ve bu orduyu aylarca ve belki de yıllarca güzelce besler ve yönetirdi. Böyle bir hareket sadece ordu teşkîlâtının değil, bütün yönetim birimlerinin olağanüstü mükemmelliğini ve kendilerinin kabiliyeti olduğunu gösterir. Milletimizin zâlim olması meselesine gelince, bu da sadece iftirâdan........© dibace.net





















Toi Staff
Sabine Sterk
Gideon Levy
Mark Travers Ph.d
Waka Ikeda
Tarik Cyril Amar
Grant Arthur Gochin