menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Stockholm Sendromu, Çifte Bilinç ve Kürtler

18 1
02.01.2026

Cellat uyandı yatağında bir gece

“Tanrım” dedi “Bu ne zor bilmece”:

Öldürdükçe çoğalıyor adamlar

Ben tükenmekteyim öldürdükçe...

Ataol Behramoğlu

Stockholm Sendromu kavramını ilk olarak Baskın Oran 2010 yılında Tunceli Üniversitesi’nde yapılan Birinci Tunceli (Dersim) Sempozyumu’nda yaptığı açılış konuşmasında kullandı. Konuşmasına sempozyuma gelmeden birkaç ay önce hazırlanmaya başladığını ifade ederek başlayan Oran, ilkin Dersim soykırımının CHP’nin tek parti döneminde nasıl gerçekleştiğini özetledi. Ardından, meseleyi güncel siyasete, yani Dersimlilerin CHP ile olan ilişkisine ve aynı yıl düzenlenen anayasa değişikliği referandumunda Dersim halkının oranında hayır oyu kullanmasına getirdi. Buradan hareketle, Dersimliler için “dinin soydan daha önemli” olduğu tespitini yapan Oran Dersimlilerin CHP ile olan ilişkisini de “Stockholm Sendromu” olarak tanımladı. Oran konuşmasını bu kavramın ne demek olduğuna “aşina olmayan varsa”, “Google’a Stockholm Sendromu yazarak meseleyi hallede(bile)ceklerini” söyleyerek bitirdi.

Oran sempozyumdan bir yıl sonra (2011) “Dersim’in Öğrettikleri” başlıklı yazısını kaleme aldı. Bu yazısında bir taraftan sempozyumda anlattıklarını toparlarken, diğer taraftan da söz konusu kavramsallaştırmadan ötürü kendisine gelen cinsiyetçi küfürlere ve tepkilere yanıt verdi. “Dersim katliamından Atatürk’ün haberi olmadığı”, bazı Dersimli hanelerin duvarlarında “Atatürk ve Hz. Ali’nin resimlerinin yan yana asıldığı” ve “Atatürk’ün Hz Ali’nin reenkarnasyonu olduğuna” inanıldığı gibi tekil örneklerden yola çıkarak söz konusu kavramsallaştırmayı yapmakta ne kadar haklı olduğunu yineledi. Son olarak, “Atatürk’ün putlaştırılmaması gerektiğini”, kendisinin “çok tatsız işler” de yaptığını, Dersimlilerin “mazlum”, “1937 Tertelesinin icat edilmiş” ve bu durumun olsa olsa “Stockholm Sendromu” kavramıyla ele alınabileceğini söyledi.

Bu kertede, kavramsallaştırmanın “sığlığı” her ne kadar yer yer eleştirilse de siyasal iktidar söz konusu metaforu ya da bakış açısını kendi egemen ideolojisinin harcı yapıp yoğurmaktan, Cumhuriyet Tarihi hakkında kurmaya çalıştığı kendi hegemonik söyleminin bir parçası yapmaya çalışmaktan geri durmadı. Böylelikle olsa olsa La Casa De Papel gibi popüler bir soygun dizisinde Denver ile Stockholm (soyguncu ile rehine) ya da Lisbon ile Profesör (polislerin şefi ile soyguncuların şefi) karakterleri arasında geçen aşk ilişkisini anlamlandırmamıza yardımcı olabilecek bir metafor oldukça talihsiz bir biçimde gündemimize girmiş oluyordu.

Bu bağlamda, bu yazıda ilkin söz konusu kavramın hangi toplumsal koşullarda ve nasıl bir ideolojik çerçevede ortaya çıktığı ele alınacak ve geçen on beş yıllık süre zarfında nasıl sönümlendiğine değinilecektir. Buradan hareketle, egemen bakış açısının elinde adeta bir “boş gösteren”e[1] dönüşen kavramın yakın zaman güncel siyasetinde ana muhalefet partisi CHP Genel Başkanı eliyle yeniden dolaşıma sokulma çabası irdelenecektir. Bu çabanın sonuçsuz kalması hem egemen aklın kavrama bu sefer temkinli yaklaşması hem de Kürt siyasi hareketinin temsilcilerinin ikinci bir Stockholm Sendromu vakasının yaşanmaması için aldıkları siyasal pozisyon üzerinden anlaşılmaya çalışılacaktır.

***

Bilindiği üzere, Dersim katliamının Türkiye kamuoyunun gündemine düşmesi ilk olarak 2009 yılında CHP’li Onur Öymen’in Meclis’te yaptığı bir konuşma sırasında terörle mücadele konusunda “1938’de Dersim de Analar Ağlamadı mı?” sözleriyle başladı. Öymen’ in bu ifadesinden sonra Dersim katliamı hakkında konuşul(a)mayan bir mesele olmaktan çıkıp bundan iki sene sonra o dönem başbakan olan Erdoğan’ın Dersimlilerden özür dilemesine vardı. Bu bağlamda, benzetmenin yapıldığı I. Uluslararası Tunceli (Dersim) Sempozyumu kronolojik olarak Öymen’in tartışmalı Meclis konuşmasıyla (2009 Kasım ayı) Erdoğan’ın meseleyi kendi gündemine almaya başlamasının (2011 Kasım ayı) arasına, yani 2010 Ekim ayına denk geldi. Bu durumun kendisi tarihsel bir rastlantıdan ibaret olabileceği gibi, etkinliğin “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün himayelerinde” gerçekleşmesi ve etkinlik yapılırken otelin içinde ve dışında sivil polisler tarafından kuş uçurtulmaması olağanüstü hal uygulamalarına alışkın olan şehrin bu sefer akademik gerekçelerle nasıl ablukaya alındığını gözler önüne sermekteydi.

Baskın Oran’ın böyle bir atmosferde yaptığı sempozyum açılış konuşmasında Dersimliler ile CHP arasında “hastalıklı” ya da “patolojik” (günümüz deyişiyle “toksik”) bir duygusal ilişki tespit etmekle kalmayıp, diğer taraftan da AKP döneminde atanan yeni dönem valilere ve emniyet müdürlerine methiyeler düzüyordu. Yani, bir taraftan 1923-1950 dönemi tek parti CHP zihniyetini eleştiriyor, diğer taraftan AKP’nin tek parti iktidarının o kadar da kötü olmadığını vurguluyordu. İçeride bunlar konuşulurken, etkinliğin........

© Birikim