menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yılbaşı: Bir Kıdemli Politik Bölünme Mevzuu

15 1
31.12.2025

Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir, Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâat

Fuzûlî

Türkiye’nin kutuplaştıran tartışma mevzûları tarihsel bir sıraya, bir kıdem sırasına sokulsa, yılbaşı, bunlar arasındaki en mukaddem başlık olurdu. Yılbaşı toplumun bir kesimi için gâvur âdeti, bir kesimi içinse eğlenme bahanesidir. Toplumun hatırı sayılır kesimi için Müslüman dinî bayramlarının bile giderek tatilleştiği günümüzde, Türkiye’de kaç kişinin yılbaşını bir Hıristiyan bayramı olarak kutladığı tartışılır ama yılbaşı eğlencelerine örgütlü bir tepki göstermenin bizzat bir mütedeyyin yılbaşı etkinliği formuna dönüverdiğini söylemek de yanlış olmaz sanırım. Yurt sathındaki Yılbaşı Kutlamalarını Telin Etkinlikleri’ne (!) İSHEV Vakfı da sosyal medyada yayınlanan bir video ile katkıda bulunmuş. Videoda birbiri ardına ekrana gelen, “hayatlarını heveslerle değil Kur’an’la inşa” ettiklerini, “Bir gecelik eğlenceden değil ömürlük bir istikametten” yana olduklarını söyleyen namaz takkeli gençler “Noel’in geyiklerle uçuştuğuna değil Peygamber[in] … miraca çıktığına inan[dıklarını] söylüyorlar. Beri tarafta Çırağan Balo Salonu’nda yeni yıl gala yemeği canlı müzik eşliğinde kişi başı 23 bin TL. Çırağan Palace Kempinski İstanbul’da yeni açılan Rüya’da ise Yeni Yıl Gala Yemeği 18 bin TL, Le Fumoir’da ise canlı DJ performansı ve kokteyller eşliğindeki parti, kişi başı KDV dahil 8 bin 500 TL.

Katılır mısınız bilmem; lâkin, yılbaşını İSHEV Vakfı’nın veya Çırağan Palace Kempinski’nin alternatif yılbaşı etkinliklerinde kutlayacak küçük kesimlerin dışında hayli geniş bir Türkiye profili olduğunu düşünüyorum. Ancak bu, yılbaşı konusunun Türkiye’de -Jacques Rancière’e selam ederek- duyulur olanın paylaşımı üzerine yürütülen bir dissensus sahnesi olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Varın gelin sokak ortasında Noel Baba’nın -kostümü giymiş garibanın- kafasına silah dayamaya, Noel Baba’yı (maketini) sünnet edip bıçaklamaya, canlı bomba eylemleriyle yılbaşını kana bulamaya varan sosyal cinnet ile dünyanın güneş etrafındaki turunu tamamlamasını maaile yüz binlerce lira harcayarak kutlama kitschliği, rüküşlüğünü farklı bir açıdan değerlendirelim.

Siyaset deyince aklımıza sadece partiler, liderler ve seçimler geliyor. Belki de bu nedenle önce siyasetin ne olmadığına bakmak lazım. Jacques Rancière polis ve siyaset arasında bir ayrıma gider. Ona göre polis âsâyişten ibaret değildir. Rancière, polisin, toplumsal bedenlerin bir bütün oluşturacak şekilde dağıtılması, kimin hangi yerde duracağını, kimin konuşup kimin yaygara yapacağını belirleyen idari yapı olduğunu söyler. “Polis, duyulur olanın paylaşımıdır; yani toplumda kimin payı olduğunu ve kimin payı olmadığını belirleyen bir sayım sistemidir.”[1] Ona göre siyaset, polisin bu doğal sayım sistemine çomak sokan bir eylemdir. Siyaset, polisin yaptığı sayımda payı olmayanların payını talep etmesiyle başlar -ki bu enikonu bir uyuşmazlık olarak tezâhür edecektir. Rancière’e göre uyuşmazlık (mésentente) körlerin fili tanımlaması kabilinden “… konuşan iki taraftan birinin hem ötekinin dediğini anladığı hem de anlamadığı bir konuşma durumudur”. Bir tarafın gördüğünü öbür tarafın görmediği, bir tarafın konuştuğunu öbür tarafın sadece gürültü olarak duyduğu bir durumdur. Onun kelimeleri ile ifade edeyim: “Uyuşmazlık, sadece bir sözcük davası değil, bizzat uyuşmazlığa konu olan nesnenin veriliş biçimi, bu nesneyi gören ve ondan bahseden öznelerin kapasitesi üzerine bir tartışmadır.”[2]

İktidar ve avenesinin “Müslüman yılbaşı kutlamaz, kutlattırmaz; kutlayanın da burnundan getirir!” inadı, sadece dinî bir uyarı değildir; bu, toplumda kimin payı olduğunu, kimin sesinin gürültü (yaygara) olarak kalacağını belirleyen o büyük polis sayımının ta kendisidir. Bu bağlamda yılbaşı kutlamaları, devletin ve dinî kurumların (Diyanet gibi) kurduğu polis düzenine (sayımına) karşı bir uyuşmazlık mekânı/eylemi olarak tezâhür eder. İktidarın “Müslüman kutlamaz!” diyerek duyulur alanı parsellemesine karşı, kutlama yapmak politik bir uyuşmazlık olarak da okunabilir.

Zamanın Ekonomi Politiği: Mekândan Kopuş ve Ulus-Devlet Zamanı

Eskiler için “Saat kaç?” sorusuna verilen cevap, aslında o an nerede durduğunuzun bir koordinatıydı. Mekân değişince zamanın tınısı da değişirdi. Toplumsal hareketliliğin oldukça düşük olduğu ve insanların kentlerden çok kırda yaşadıkları kapitalizm öncesi dönemde, insanların başka coğrafyalardaki saatleri öğrenme ihtiyacı da bir o kadar az ve gereksizdi.

Ezanî saat, yani alaturka saat de tam bu minval üzere düzenlenmişti: Akşam namazı (güneşin batışı) o günün de bitişi anlamına geliyordu. Akşam olduğunda saatler tamı tamına 12.00’a ayarlanıyor, önceki gün sona eriyor ve yepyeni bir gün başlıyordu. Ramazan aylarında teravih namazlarının sanki bir gün önce başlayıp bitiyormuş gibi görünmesi de o yüzdendir. Aslına bakarsanız önceden başlayıp sonradan biten bir şey yoktur. Şaban’ın son günü, akşam namazı vakti sona erip de Ramazan’a girildiğinde inananlar teravih namazına giderler, gece sahura kalırlar, sabah da oruç tutarlar. Ramazan ayının son günü akşam namazı gelip de akşam ezanı okunduğundaysa Ramazan biter, oruçlar açılır ama teravih namazına gidilmez çünkü Ramazan ayı o günkü akşam ezanı ile bitmiş ve artık Şevval’e girilmiştir. Günün biz kentli-modern insanlar için sabah uyandığımızda başlıyor olduğunu düşünmemiz bunu anlamımızı zorlaştırıyor diye düşünüyorum. Alaturka saatten bahsedip de Tanpınar’ın o muhteşem eserini anmamak olmaz. Ahmet Hamdi Tanpınar, Osmanlı toplumunda vakit tutucuların gündelik yaşamdaki ehemmiyetini Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde, Hayri İrdal’a şöyle anlattırır:

Adım başı muvakkithaneler vardı. En acele işi olanlar bile onların penceresi önünde durarak cebinden … saatlerini besmeleyle çıkarırlar, sayacağı zamanın kendileri ve çocukları için hayırlı olmasını dua ederek ayarlar, kurarlar, sonra kulaklarına götürerek sanki yakın ve uzak zaman için kendilerine verdikleri müjdeleri dinlerlerdi. Saat sesi bu yüzden onlar için … şadırvanlardaki su sesleri gibi … büyük ve ebedî inançların sesiydi. Onun kendisine mahsus, hayatın her iki buudunda genişleyen hassaları vardı. Bir taraftan bugününüzü ve vazifelerinizi tayin eder, öbür taraftan da peşinde koştuğunuz ebedî saadeti, onun lekesiz ve ârızasız yollarını size açardı.

Modern saat sisteminde günün ne zaman döneceğine artık güneş ya da ufuk çizgisi değil, ulus-devletin teknik/hukukî dayatmaları karar veriyor. Edirne’de de, Şırnak’ta da gün, devletin emrettiği üzere tam 24.00’da bitiyor. Doğanın ritmi ne derse desin; devletin emri doğanın emrine galebe çalıyor. Devletler öyle emrettikleri için Edirne Uzunköprü’nün burnunun dibindeki Dimetoka’da (Evros, Yunanistan) o günün bitmesine daha bir saat vardır. Oysa gece saat 24.00, ne Uzunköprü ne Cizre (Şırnak) ne de Dimetoka için anlamlıdır. Bu saatler Türkiye ve Yunanistan cumhuriyetleri devletlerinin kendi ulus-devlet sınırları için tanımladıkları teknik anlamlılıklardır. Kapitalizm ve ulus-devletleşme süreçlerinin hız kazanmasıyla birlikte mekân-zaman bağlamı kopmuş ve mekân, artık, ulus-devletin tamamı olarak kabul edilerek ulus-devlet-zaman ya da resmî-zaman düşüncesine geçilmiştir. Elbette, ABD gibi birden fazla resmî saati olan ülkeler de yok değildir ama ABD’deki farklı resmî saatlerin de ABD’nin resmî otoritelerince ülkenin coğrafi büyüklüğü zarûretiyle kabul edilmiş ulus-devlet-zaman(lar) oldukları unutulmamalıdır.

Yeri gelmişken, kapitalistleşmenin takvim üzerindeki etkisinin iki yönlü olduğunun altını çizeyim: Kapitalistleşmenin ulus-devlet üzerindeki ilk etkisi ulus-devletleşme dolayımıyla sahip olduğu dolaylı etkidir. Söylemeye gerek yoktur ki ulus-devlet, kapitalist üretim ilişkilerinin siyasî formunu oluşturmaktadır. Ulus-devletleşme de konumuz bağlamında, zaman ve mekân arasında kurulan kadim ilişkiyi bozucu bir etkiye sahip olmuştur.

Kapitalizmin ikinci etkisi ticaret yaşamının canlanması, kent yaşamının parlaması ve farklı coğrafyalara dair düzenli bilgi ihtiyacının artması ile alâkalıdır. Kapitalist üretim ilişkilerinin Avrupa’dan tüm dünyaya yayılmaya başlayarak bir dünya-ekonomi halini alması, dünyanın bir (merkez-yarıçevre ve çevrelerden mürekkep) bir (bütüncül) piyasa olarak düşünülmeye başlanması da mekândan kopuk bir dünya saati düşüncesini körüklemiştir. Bu süreç ulusal/resmî saat düşüncesinden kopuk ve ayrı bir süreç değildir. Kapitalizmle birlikte dünya, merkezî kapitalizmin de merkezi olan (Greenwich, Londra) bir dünya saati esas alınarak ulusal saatlere bölünmüş bir zaman-mekân algısına geçmeye başlar. Artık “Saat kaç?” sorunuza cevabı kapitalist üretim ilişkileri ve ulus-devlet siyasî yapıları vermektedir. Artık şu anda saatin kaç olduğu, sizin nerede olduğunuzla değil, o yerin hangi ulus-devletin siyasî sınırlarından geçtiğiyle ve o siyasî sınırların kapitalist merkeze uzaklığıyla alâkalıdır. Tam da 16. yüzyıl sonlarına -yani kapitalist dünya ekonominin inşâ edildiği yüzyılın sonlarına- doğru gelirken (1586) Papa 13. Gregorius’un adını taşıyan ve Sezar’ın yaptırdığı Jülyen takviminin güncellenmiş hali olan modern takvim tüm dünyaya yayılmaya başlar.

Osmanlı’da süreç benzer şekilde işler. Hicrî takvimden kopuş, sanıldığının........

© Birikim