Kahramanmaraş Olayı: Vahşetin Yeni Formu
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan hadiselerin dehşet vericiliği ve özündeki kaotiklik göz önüne alındığında; insanların, varlığını kocaman, opak bir topmuşçasına gözümüze sokan o net sebebi arama güdüleri tuhaf karşılanamaz. Belirsizliğe tahammülsüzlüğün ve emniyette olmama hissinin ilk durağı belayı tespit etmektir. Bu sebeptendir ki halen birçok kişi; ebeveynlerin ihmalkarlığından, bilgisayar oyunlarının gençlerin psikolojisinde yarattığı tahribattan yahut katilin istisnai çılgınlıktaki bir ergen olmasından dem vuruyor, böylelikle çözüme giden yolda ilk adım da atılmış gibi hissediliyor. Elbet ki bunlar bütünüyle lafügüzaf değildir ve eğitim kurumlarındaki güvenlik önlemlerinden ebeveyn-çocuk ilişkisine kadar tartışmamız gereken birçok şey var, hepsi de ciddi meseleler. Fakat toplumun problemi çözmek refleksiyle istemsizce görmezden geldiği asıl noktalar; bütün bu yaşanılanların bugüne dek oldukça yavaş teşekkül etmiş olan yapısal bir yumağın parçaları olduğu ve hiçbir tekil düzenleme ile çözülemeyecek kadar kompleks bir başkalaşmanın ürünü olarak belirginleşmeye başladığıdır.
Neredeyse herkes buna benzer vakaların ABD’de ne kadar yaygın olduğundan haberdardır. Bugüne kadar orada bu gibi olaylar sık sık yaşanır, toplumumuz da teyzece bir “cıkcıklamanın” eşlik ettiği esefle kınar gözlerle bakıp işi, “yine bizim gençler iyi!” nidalarıyla şükre vururdu, hatta katliam kendi toplumsal yapımızın işlerliğini savunmak için bir altlık olarak da kullanılabilirdi. Benzerleri, birkaç senedir bizde de görünür olmaya başladıkça bu tarz saldırıların gerçekte ne menem şeyler olduğu geniş kitlelerde bütün vuruculuğuyla idrak edilmeye başlandı, toplumsal duyarlılık doğal olarak artmaya başladı. Buna mukabil büyük çoğunluk bu yeni gerçekle yüzleşirken çağın vahşet formatının değiştiğinin henüz farkına varamadı. Öldürdüğü kızın cesedini surlardan sarkıtan cani de bir okula girip dehşet saçan katil de önüne geleni bıçaklayan Nazi sempatizanı haydut da aslında pek aşina olmadığımız bir formatta vahşet gösterisi yaptıkları için toplumu dehşete düşürdüler . Yoksa biz cinayetin kendisine şaşırıyor değiliz, mesela herhangi bir düğünde çıkan kavgada öldürülen on bir kişiye şaşırmıyoruz, yahut boşanma aşamasında olduğu eşi tarafından sokağın ortasında pompalı tüfekle vurulan bir kadın artık pek de dikkatimizi çekmiyor. Zaten herkesin bildiği üzere “üçüncü sayfa haberciliği”, dünyadaki muadillerinin aksine kendini en çok Türkçe toplumunda bulmuş bir kavramdır. Demek ki cinayetler için dahi, toplumsal bazda kabul gören düşünsel meşruiyet çerçeveleri vardır ve işlenen bir cinayetin nicel boyutundan ziyade nitel koşullarıyla ele alınması daha önde gelir. Yani yaşanan olaylar neticesinde toplumda küçük çaplı bir infiale sebep olan şey, vahşetin kendisi değil kendini sergilediği yeni formatıdır. Gelecekte bugünün okul cinayetlerine, şu an 70’ler siyasi tedhişine baktığımız gibi bakmamız muhtemeldir.
Bir dönemi kasıp kavurmuş olan “Sıcağı Sıcağına” programını geceleri korka korka izlemiş nesil iyi bilecektir ki; tecavüzden kasaplığa, cinayetten yamyamlığa her türlü müstekreh eylemin faili, çoğu zaman dışarıdan bakıldığında pek de fark edilemeyecek bir sıradanlıkta ve sünepelikte olmuştur. Zaten o zamanlar birçok kişi için de dehşetin dozunu arttıran şey buydu, her an tesadüf edilebilecek kadar sıradan olana güvenin sarsılması. Tabii bu gerçekliği henüz idrak etmiş ve büyükşehirlerinde ciddi bir güvensizlik kültürü oluşmuş bir topluluğun bugün hiç de alışık olmadığı dışadönük canilerle karşılaşması katmanlı bir şok dalgası yaratıyor. Gayet planlı, titiz ve yeni nesil bir aziz kültürüyle hareket eden bu yeni akım; vahşetin, avını en azından rölantide beklediği günlerden kurbanını arayıp bulan ataklığa erişmesini, dolayısıyla da günlük hayata bakışı kaotikleştireceği şüphesiz olan özgüvenli bir formuna dönüşümünü net bir biçimde ortaya koyar. Ayrıca eski vahşet, caninin çevresinden farklı ve açıkça “kötü” olduğunun ayırdına varmasıyla etik üstünlüğü kaybettiğini çoktan bilir ve defansta kalmaya da bu yüzden ihtiyaç duyardı. Görüyoruz ki yeni vahşet, gelişen teknolojinin sunduğu imkanlar sayesinde yalnız olmadığını fark eden canilerin oluşturduğu Voltron’dur, kendine olan güveni de bu cemaatleşebilme kabiliyetinden gelir.
Son olay özeline bakacak olursak katil, herhangi bir -özellikle de kalburüstü- eğitim kurumunda sıkça rastlanabilecek bir profil çiziyor. Ona ait olduğu anlaşılan YouTube kanalı incelendiğinde kedileri sevdiği, sık sık videolar çektiği ve canlı yayınlar yaptığı görülüyor; bilgisayar oyunlarıyla ve internet kültürüyle ilişkisi bir hayli yoğun. Liseyi son on sene içerisinde bitirmiş olan çoğu kişi, okulda -görünürde- bunun gibi en az bir kişiye rastlamış olmalıdır, yani bugün Türkiye’de bu profilden bol bol vardır. Dolayısıyla katilin daha önceden çekilmiş bazı videolarda sergilediği geleneksel hayata uymayan davranış ve hareketlerden, -söylenegelen- eşcinsel eğilimlerinden, izlediği animelerden yahut oynadığı oyunlardan yola çıkarak “psikolojisinin zaten bozuk olduğuna” hükmederek işi çözdüğünü sanan birçok kişiye de yeni işler çıkmıştır denilebilir. Her biri gidip Türkiye’deki on binlerce “potansiyel katili” inceleyebilirler ki tetkikata bugün başlanırsa 2042 dolaylarında sona erecektir.
İşin üzücü tarafı, meselenin bütünüyle baş edemeyeceğini bildiği için sebebi tespit etme sürecini gülünç bir irdeleme haddesinden geçirerek kendini tatmin eden bu cehalet, sadece geniş kitlelerin bulanık zihin dünyasında rastlandığında tahammül edilebilirdir. Yani en azından televizyona uzman diye çıkarılan kişilerin bu gibi lafların ne derece saçma sapan bir geveleme olduğunu çoktan fark etmiş olmaları gerekir. Ayrıca her türlü eylem için istatistiğin gün gibi ortaya koyduğu şey, o eylemi ortaya çıkaran koşulların eylemin failinden katbekat tesirli olduğu gerçeğidir. Örneğin eğer kötü bir olay; A ülkesinde 5 kere, B ülkesinde 105 kere gerçekleşmişse sonuca varmak için başlıca iki seçeneğimiz vardır. Birincisi; A ülkesinin/vatandaşlarının kutlu, B ülkesinin/vatandaşlarının ise süfli bir karakterde olduğunu farzetmek ve sorunu kestirme yoldan kolay bir şekilde tespit etmektir. İkincisi ise A ülkesindeki koşullar bütününün B ülkesindeki koşullar bütününe göre o olay özelinde daha sağlıklı bir sonuç verdiğini kabul edip köklerine inmektir, tabii bu daha fazla zihinsel mesai gerektiren yorucu bir düşünme sürecidir ve evet, Türkiye’de “uzman” olarak hürmet gören birçok kişi henüz bu basit muhakeme eşiğini dahi aşamayacak dermansızlıktadır. Gerçi son zamanlarda yükselen suç oranını; nüfus yoğunluğu, altyapı hizmetlerinin yetersiz kalması ve sosyal devletin kan kaybetmesi gibi yapısal köklerde aramaya erinip “hırt” gibi ırkçı tasnif araçlarıyla halının altına süpürmeye alışmış bir toplumun “uzmanlarından” da beklentimiz ne olmalıdır, düşünmek gerekir.
Şimdi yine olay özeline yoğunlaşalım. Katliam sonrası internet çağının da getirdiği bir kolaylıkla katilin ayak izleri hemen gözler önüne serildi. Discord’daki* -evet, platform yasaklamak gibi palyatif çözümler işte bu kadar etkili- mesajlarında göze çarpan şey, kullandığı İngilizce ifadelerdeki cezbe halidir. Mesajlarında; kendi babasının onu boğmaya çalıştığını, artık eyleme zihnen hazır olduğunu, potansiyel maktullerin de hazır olması gerektiğini, manifestosunu bitireceğini ve biraz uyuduktan sonra işe koyulacağını belirtiyor. Buna benzer olaylarla ilgilendiğim için kendi bakış açımdan; bu tarz olaylarda failin fiile bakışının, gündelik huzursuzluğunu ebediyen bitirecek bir kutsal görev olarak şekillendiğini söylemenin yanlış olmayacağı kanaatindeyim. Burada karşı karşıya olduğumuz tehlike, dış dünyayla bağı kopmuş ve internet anonimliğinde kendini bulan bir radikalizasyondur. Yani bana göre ilk önce kabul edilmesi gereken gerçeklik budur. Eğer bu gibi olayların münferit........
