menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Değişim mi dönüşüm mü: Adayın kimliği, sorumluluğu ve siyasetin yönü

25 0
01.10.2026

Özel haberlerimizi ve günün öne çıkan gelişmelerini kaçırmamak için BirGün’ün WhatsApp kanalını buraya dokunarak hemen takibe alabilirsiniz.

Son iki yerel seçimde de yerel halkın iktidarın türlü alanda yarattığı mağduriyet ve mutsuzluğu yeni bir açılım ve umut olarak gördüğü CHP’li adaylardan yana gelişmiş ve yükselen bir seçim başarısı grafiği getirmişti. Her iki seçimde de ayrımcılığın, tekçiliğin ve yandaş kayırmanın karşısında toplumsal olarak kapsayıcı ve yeni bir dönem vaadi vardı. Seçmen bu yeni dönemi deneyimlemeyi seçti. Özellikle İstanbul ve Ankara gibi uzun yıllar sonunda AKP’den alınan yerlerde başarılı sosyal politikalar, halkı koruyan kamusal düzenlemeler karşılık buldu. Böylece iktidarın baskısının yöntemi de değişti. Yeni olan aday devşirme taktiği ve araçları.

Son dönemde peş peşe yaşanan transferler siyaset insanları dönüştürür mü? sorusuna dönmeyi gerekli kılıyor. Toplumu daha iyi olanla, hak ettiği hizmetle etkilemek, geliştirmek ve dönüştürmek siyasetin amacı olmalıyken siyasetin başkanları dönüştürdüğü bir sebep-sonuç döngüsünün içindeyiz artık. Oysa kişinin hangi partiden, hangi ideolojiyle ve programla seçildiğinin, halkın ihtiyaçları için verilen sözlerin belirleyici olması beklenir. O makamın çağrısı budur. Bu kavrayışla birlikte çıkılan yol, özellikle kendisini seçmemiş olanların tercihine saygıyı da içerir. Elbette kendisine en az oy verenlerin tamamını kapsayan eşit ve adil bir yönetim bu saygının gereğidir.

Bambaşka vaat ve icraatları olana yöneliş ancak seçilenin önceliği kendi kariyeri, çıkarı, ihtirasları ve illa nihai makamsa mümkündür sadece. Korku ise başka bir dürtü elbette. Korkutulabilmeyi, tehdit edilebilmeyi olanaklı kılan bir açığı olmayan kişi, siyasete girerken talip olduğu gömleğin güncel ve dönemsel olarak nelere direnmeyi gerektireceğini kavramalıdır. En azından aday olurken neyi göze aldığını bilebilecek öngörü ve kavrayıştan yoksun adayın tüm nitelikleri sorgulanmayı hak eder. Mevcut olana alternatif üreterek değişimden parti değişimine insan hangi kimliğini korur, hangi ilkelerinden vazgeçer?

Zülfü Livaneli, dostlarından bahsettiği metinde iki büyük dostunun birbirine benzeyen öyküsünü anlatır. Biri müziğini Yunanistan’ın direniş hafızasına dönüştüren Mikis Theodorakis’tir, diğeri Kırgız bozkırlarından dünya edebiyatına açılan Cengiz Aytmatov. İkisine de ülkelerinin cumhurbaşkanlığı önerilmiştir. İkisi de farklı ama aslında benzer ve tutarlı gerekçelerle kabul etmez.

Theodorakis’e öneriyi dönemin Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis götürür. Zülfü Livaneli’nin tanımıyla Theodorakis, doğru bildiğini dile getiren politik bir sanatçıdır. Çünkü kurnaz pusulara yatmak yerine, gümbür gümbür atan yüreğinin tepkilerini dile getirir. Bir siyasetçinin uzlaşma aramasını anlayabileceğini, ancak sanatçının tavrının net olması gerektiğini söyleyerek teklifi kabul etmek için bir koşul öne sürer. ABD Başkanı George W. Bush Yunanistan’a gelirse onu karşılamayacak, onunla görüşmeyecek ve elini sıkmayacaktır. Makamın gerektirdiği protokol ile sanatçının antiemperyalist tutumunun uzlaşmayacağını bilerek bu makamı neden seçmeyeceğini anlatmanın incelikli ve kuvvetli ifadesidir bu. O yaşamını toplumsal sorumluluğunun politik tercihinin arkasında onurlu bir duruşla halkı kucaklayan eserlerine damıtmıştır. Korkusuzca.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından kurulan bağımsız Kırgızistan’ın cumhurbaşkanlığı için düşünülen ilk isimlerden biri Aytmatov’dur. O ise yazar olarak kalmayı tercih eder. Livaneli’nin sözleriyle, Halkının manevi cumhurbaşkanı olmak ona yettiğinden…

Ne Aytmatov ne de Theodorakis siyasetten uzak, dünyaya yukarıdan........

© Birgün