Acının yeri
Hüzünlü bir şarkı çalıyor radyoda. O an bu hüzün fazla geliyor, dışarıdaki bahar havasıyla tezatmış gibi. Zihnimin hüzünden kaçma çabası, tuhaf geliyor önce. Hatırlıyorum, üniversite yıllarında balıkçılar kahvesinin önündeki dalgakıranın kayalarına oturup arkadaşlarla şarkılar, şiirler söylerdik. Küçük İskender’in “De Gülüm” şiirini hatırlıyorum o günlerden: “De gülüm! De ki: bitmiştir umut, bitmiştir / sevgi, bitmiştir güven! / güven bana gülüm!” Şarkıların, şiirlerin çoğu hüzünlü olurdu. Ama yine de eğlenirdik. Hüzün oradaydı, taşınabiliyordu. Şimdi aynı şarkı bir süre sonra fazla gelmeye başlıyor.
Kırılganlık, pek çok kişi için rahatsız edici. Eugenio Borgna’nın ‘Şu Bizim Kırılganlığımız’ kitabında yazdığı gibi, dünyada hâkim olan anlayış, kırılganlığı gereksiz, hastalıklı, anlamdan yoksun bir şey gibi algılıyor. Halbuki kırılganlıkta bir duyarlılık, bir incelik, dile getirilemeyene yakın durabilme hali var. Kırılganlık olmadan başkalarıyla o derin bağ da kolay kurulmaz. Ama bir yandan, hüznün taşınamamasıyla kırılganlığın kendisi arasında bir gerilim de var. Bazı duygulara yer açılmadıkça, onların baskısı da artıyor.
Geçenlerde ‘The Madison’ adlı yasla ilgili bir dizi izledim. Michelle Pfeiffer’ın öfkesi, çaresizliği, altındaki zeminin kaybolması - Duras’ın ‘Acı’sında okuduğum o cümleyi getirdi aklıma: “Böylesi bir acı, boğuyor, kendi de hava alamıyor. Acının yere ihtiyacı var. Sokaklarda amma çok insan var, büyük bir ovada, tek başıma yürüseydim keşke.” Tarif ettiği duyguyu pek çok insan gibi biliyorum.
Ama bu kitabın yazıldığı 1945’ten bu yana acıya yaşamda ayırdığımız yer o kadar azaldı ki, çoğunluğun acıya tahammülü kalmadı. Byung-Chul Han, ‘Palyatif Toplum’ adlı kitabında ‘algofobi’den, yani acı korkusundan bahseder. Günümüzde aşk acısı dahil her tür acıdan kaçınmaya çalışıyoruz. Ama bu acı ortadan kalkmıyor; biçim değiştiriyor, daha dağınık bir “boşluk acısı”na dönüşüyor. Byung-Chul Han’a göre bu kaçış siyasete de yansıyor: uyum, uyuşma, orta yol… Her şeyin eskisi gibi sürmesinin yeterli olacağına dair bir inanç. Acıdan kaçtıkça, her şey daha karmaşık hale geliyor.
Yas üzerine çalışmaların, üretimlerin bir yandan arttığına da tanık oluyoruz. Her şey o kadar hızlı değişiyor ki, neyi yitirdiğimizi bile fark edemeden yeni bir kayıpla yüzleşiyoruz. Bu hız, tamamlanamayan yasları biriktiriyor içimizde. Herkesin içinde bir yas koleksiyonu var, vakit ya da cesaret bulup içine girip bakmadığı.
Bir yandan ölüm de aynı ölçüde geri çekiliyor. Hastanelere, huzurevlerine, evin dışına… Ölüm sürecine eşlik etmenin, ölüyü görmenin giderek azaldığı bir mesafe oluşuyor. Bu mesafe, yasın zeminini inceltiyor. Dil de buna eşlik ediyor: “Öldü” demek yerine, “aramızdan ayrıldı”, “hayata veda etti” gibi ifadeler dolaşıma giriyor. Ölüm sözcüğü geri çekildikçe, onun ağırlığı da silikleşiyor.
Belki de acıdan uzak dururken, ölümle aramıza koyduğumuz mesafeyi de korumaya çalışıyoruz. İnsanları cenazelerden, acıdan uzak tutan da biraz bu mesafe. Dalgakıranın kayalarına oturmuş şarkılar, şiirler söylerken ölüm korkusu bu denli baskın değildi sanırım. Byung-Chul Han, kitabında şöyle yazmıştı: “Hayatı yaşanır kılan ne varsa hepsini hayatta kalma uğruna seve seve feda ederiz.” Yaşayamadığımız bir hayatın yası, belki de herkesi bu kadar kırılganlaştıran şey.
Balıkçılar kahvesinde yerimden kalkıp radyoda çalan hüzünlü şarkının sesini biraz daha açıyorum. Dışarıdaki bahar havasını solumak için pencereyi de sonuna kadar açıyorum.
