Vicdanın eğilip büküldüğü yer
İnsan canlılara ve emeğe verdiği zararları nadiren kötülük bilinciyle yapar. Çoğu zaman vicdanını yanına alarak yola çıkar. Ona haklılık elbisesini giydirir, şartlar bahanesini cebine koyar. Vicdan burada bir ölçü olmaktan çıkar; egonun sesine dönüşür. Su nasıl girdiği kabın şeklini alıyorsa, vicdan da içinde bulunduğu kötülüğün biçimini alır. Aynı kelimeyle merhamet savunulur, zulüm gerekçelendirilir. Aynı vicdanla hem susulur hem bağırılır; hem çocuk kurtarılır hem şehir yakılır.
İnsansı olan tam da burada belirir. Kendini merkeze yerleştiren, dünyayı kendi arzusu etrafında döndürmek isteyen varlık olarak insan, dokunduğu her yerde bir iz bırakır. Bu iz çoğu zaman düzen değil, tahribattır. Çünkü insan, eşitsizliği gerekçeye, gücü hakka, ihtiyacı zorunluluğa çevirmekte ustadır.
Oysa vicdanın en çok dayandığı söylenen eşitlik, duygusal ya da sözel değil; gerçekçi ve sayısal bir meseledir. Bu yüzden en çok dillendirilen ama en az yaşanan ideallerden biridir. Eşitlik hissedilmez, ölçülür. Sayılar bu yüzden rahatsız edicidir; niyet taşımaz, bahane üretmez, kendini savunmaz. İnsan vicdanıyla kendini affedebilir; sayılarla yüzleşmek zorundadır. Belki de bugünden geriye bakınca mazi değirmeninde öğütemediklerimiz, vicdanın değil sayıların hakikatidir.
Vicdan, Sezen Aksu’nun ‘Tanrının gözyaşları’nda söylediği gibi, ilahi bir takiptir belki. Ama bu takip bir ödül vaadi değil, ertelenmiş bir yüzleşmedir. Her kötülüğün ardında bir an vardır: Kalabalıkların dağıldığı, gerekçelerin sustuğu, insanın kendisiyle ve sayılarla baş başa kaldığı o çıplak an. O an er ya da geç gelir.
Vicdan iyilik hâllerinde dile daha kolay gelir. Çünkü iyilik tanık ister. İnsan yaptığı iyiliğin bilinmesini arzular; kötülüğün ise anlaşılmasını. Vicdan burada bir vitrine dönüşür. Oysa adalet duygusu, vitrinde durmaz. Sessizdir, iddiasızdır. Çoğu zaman da vazgeçmeyi fısıldar.
İnsanın bu kadar savaşması, kavga etmesi, öldürmesi tesadüf değildir. Adaletsizlik insana ait bir icattır. Hak iddiası, üstünlük arzusu ve sahip olma hırsı olmadan tarih bu kadar kanlı yazılamazdı. İnsan, vicdanını da yanına alarak yürüdü bu yollarda. Her seferinde ‘başka çarem yoktu veya haklıydım’ dedi; bu cümleyle hem kendini rahatlattı hem dünyayı biraz daha yaraladı.
Vicdan belki de en çok burada tehlikelidir. Çünkü çocukları yok edenle şehirleri yakan, çoğu zaman aynı kelimeye yaslanır. Aynı vicdanla yapılır bu işler. Küçük bir çıkar için yapılanla büyük bir yıkım arasında yalnızca ölçek farkı vardır; mekanizma aynıdır. Birinin bedenine ya da zihnine zarar verme duygusu da bu değirmende öğütülür. Hırsız elini uzatmadan önce kendini ikna eder; zalim emri vermeden önce. Kötülük, vicdan değirmeninden geçerek köşeleri törpülenmiş sade bir hikâye hâline gelir.
Oysa adalet hikâyeyle değil, ölçüyle ilgilidir. Ölçülebilir olan sayılara dayanır ve sayılar kişiye göre değişmez. Matematikten beslenen bir eşitlik bu yüzden evrenseldir. Kim olduğuna, ne hissettiğine, hangi şartta bulunduğuna bakmaz. Vicdan ise ölçmez; tatmin eder. Bireyseldir, görecelidir, çoğu zaman insanın kendisiyle kurduğu geçici barışın adıdır. Adalet sayı ister; vicdan gerekçe.
Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sındaki Raskolnikov’u asıl yıkan şey cinayet değil, cinayete sunduğu gerekçelerdir. Kendini sıradan insanlardan ayıran fikri, suçtan daha ağırdır. Çünkü o fikir kötülüğü istisna olmaktan çıkarır, ilkeye dönüştürür. Camus’nün Yabancı’sındaki Meursault ise tam tersini yapar. Yaptığını gerekçelendirmez. Kendini savunmaz. Toplumu asıl rahatsız eden de budur. İnsan kötülüğe değil, gerekçesizliğe tahammül edemez. Çünkü kötülük bile bir anlatı ister; vicdan çoğu zaman bu anlatının kurucu unsurudur.
Belki de daha samimi olan, kötülüğe gerekçe sunmamaktır. Onu açıklamaya çalışmamak, anlamlandırmamak, yüceltmemek. Kötülüğü savunmak için vicdanı çağırmamak. Çünkü gerekçe, çoğu zaman kötülüğün kendisinden daha tehlikelidir; eylemi çoğaltır, örnek hâline getirir, yayılmasını sağlar.
Bu yüzden sorun vicdanın yokluğu değildir. Sorun, vicdanın her şeye yetebilmesi, her eyleme uyarlanabilmesidir. Bu kadar esnek bir kelimenin ahlâkî güvence olması mümkün değildir. Vicdan ancak insan kendini geri çekebildiğinde anlam kazanır. Hak iddiasından, merkez olma arzusundan, “ben” ısrarından vazgeçildiğinde.
İnsan merkezde durdukça dünya kanar.
İnsan merkezden çekildiğinde ise, belki ilk kez adalet nefes alır.
(YSE/HA)
Bundan birkaç ay önce bianet’te sağlamcı bakış açısıyla yazılmış bir romanın, yine sağlamcı bir söyleşisi yayımlandı. Birazdan okuyacaklarınız bir tür ifşa metnidir.
Tam şimdi hızlıca adres çubuğunu kontrol etmiş ve bianet'te olup olmadığınıza bakmış olabilirsiniz. Evet, doğru yerdesiniz. Bu yazıyı anlamlı ve bianet’i de bu kadar değerli kılan da bu. Sağlamcı bir içeriği yine aynı mecrada eleştirme ve düzeltme fırsatını kaç yerde bulabilirsiniz ki?
Söyleşiye konu kitabın adı, Işık’ın Yolu. Yazarı Nalan Yılmaz.
Neredeyse baştan sona yüzümü buruşturarak okumak zorunda kaldığım söyleşinin girişinde, kitap şu cümlelerle tanıtılıyor:
“Işık’ın Yolu kitabında 'umut' hep canlı tutularak, anne babası görme engelli olan Işık’ın ve ailesinin sorunları işlenir.”
Anne babası görme engelli olduğu için çocuğun adı da Işık olmuş. Ne yaratıcılık ama? Bir yaşama biçimi, bir yetisel çeşitlilik olan körlüğü, 'karanlık-aydınlık' metaforuna hapsetmekten sıkılmadı insanlar. Yine tanıtım cümlesinde dendiğine göre kitapta, "anne babası görme engelli olan Işık’ın ve ailesinin sorunları” işleniyor.
Sorun evet, işin içinde görme engelli karakterler varsa işlenecek tek şey “sorun” olabilir çünkü (!)
Bu arada cümlede geçen “umut” sözcüğü de tırnak içine alınmış. Konu duygusal konu ne de olsa (!)
İlerleyen bölümde kitabın temasının görme engellilerin yaşadığı sorunlar olduğu tekrar belirtiliyor. Ancak şu şekilde önemli bir ek yapılıyor:
“Bununla birlikte roman, kahramanımız Işık’ın engelli ebeveynlere sahip olduğu için okulda ve evde yaşadığı sıkıntılara da vurgu yapıyor.”
Cümlede geçen, “engelli ebeveynlere sahip olduğu için” ifadesine dikkatinizi çekerim. Çocuğun yaşadığı sıkıntıların sebebi ebeveynlerinin engelli olmasıymış. Tanıtım şöyle devam ediyor:
“Babası öğretmen ve mesleğini yapamıyor.”
Sebep? Böyle bir kurguyla körlerin öğretmen olsalar bile mesleğini yapamayacağı yanlış bilgisi dolaşıma sokulmuş olmuyor mu? (Bilmeyenler için, sadece ülkemizde binlerce kör öğretmen mesleğini yapmakta.)
Üstelik bu bir çocuk kitabı ve daha küçük yaşlarda onlara engellilerin öğretmenlik yapamayacağı kanıksatılıyor. Romandaki karakterler kamusal alanda şarkı söyleyerek geçimlerini sağlıyormuş. Bu iş ne ayıptır ne de kötüdür ama ben o sağlamcı ezberinizle yaptığınız “dilenci” benzetmesinin kokusunu yüz metreden alırım.
Söyleşiden bir soru:
“Bu fikir nasıl doğdu? Seni bu kitabı yazmaya iten özel bir hikâye, gözlem ya da karşılaşma oldu mu?”
Cevap:
“Bu kitabı yazmaya iten herhangi bir hikâye ya da karşılaşma olmadı.”
Ben de şunu sormak isterdim: Hiçbir karşılaşmanın olmadığı bir grupla ilgili kitap yazabileceğinize nasıl ikna oldunuz?
Devamında söylendiğine göre, yazara hocası görme engeliyle ilgili kitap yazmasını söylemiş. O da yazmış. Sırada söyleşiyi yapanın sağlamcı sorusu var:
“Kitapta, görme engelli ebeveynlere sahip olmanın çocuklara yüklediği sorumluluklara dikkat çekiyorsun. Sence bu çocukların yaşadıkları görünmeyen yükler toplum tarafından yeterince algılanıyor mu?”
Sırf anne babası engelli diye bir çocuğun kimsenin farkında olmadığı yükler ve sorumluluklar taşıdığını söylemek kaçıncı seviye bir sağlamcılık? bianet’te bu........





















Toi Staff
Sabine Sterk
Penny S. Tee
Gideon Levy
Waka Ikeda
Mark Travers Ph.d
Grant Arthur Gochin
Tarik Cyril Amar
Chester H. Sunde